MyStoryBölüm 3 / 5

Bölüm 3 / 5

3.bölüm

Katedraldeki kargaşa azalacak gibi değildi. İnsanlar hâlâ genç piskoposun bir şeyler söylemesini bekliyordu.

Fakat iri yarı, göğsünde kraliyet arması taşıyan bir adam piskoposun arkasında belirdi. Önce piskoposa hürmetini gösterdi, ardından yanına yaklaşıp kulağına sessizce bir şeyler söyledi.

Halk öylesine odaklanmıştı ki saraydan gelen haberin ne olduğunu merak ediyor, Lucien’in konuşmasını daha büyük bir heyecanla bekliyordu.

Lucien, duyduğu şeyin ciddiyetini anında fark etti. Yüzündeki heyecanlı, güler yüzlü ifade bir anda kayboldu; yerini ciddi ve otoriter bir ifadeye bıraktı.

Halka döndü.

“Bugün benim adıma, halk adına ne güzel bir gün diye başladık sözlerimize,” dedi hafif buruk bir sesle. “Fakat biraz önce saraydan acı bir haber aldım. Büyük bir kayıp yaşanmış. Bakın Tanrı’nın işine… Bugün nereye yükseldiğimi değil, günün sonunda tek gerçeğin ne olduğunu öğrendim.”

İnsanlar bir an panikledi.

Kralın öldüğünü düşünmüşlerdi.

Lucien daha fazla kafa karışıklığına mahal vermeden devam etti:

“Bugün sevgili Marki Gaspard de Montreuil’in vefat haberini aldık. Kendisini pek tanımam; fakat Tanrı’nın iyi bir kulu olduğunu, halkın sevgisini kazandığını duymuştum. Ne kadar şanslı ki bugün Tanrı ile tanışabilecek kadar onurlu. Ona rahmetlerimi dilerim. Sizden de müsaadenizi isterim. Cenaze işlemleri için…”

Arkasını döndü ve balkondan yavaşça kayboldu.

Halk, ne yapacağını bilemeden olduğu yerde kaldı.

William ise hızla arkasını dönüp insanları yararak kalabalıktan sıyrılmaya çalışıyordu. Daha büyük bir haber yakalamış olmanın verdiği o obur gülüşle sonunda kendini sokağa attı.

Sokaklar yavaş yavaş boşalırken rahibeler de katedrale doğru çekiliyordu. Koca bir gün daha yarısındayken bitmiş gibi hisseden insanlar, tekdüze hayatlarına dönüp dükkânlarını açmaya başladılar.

Kendi aralarında,

“Sabah gördüğümüz marki aracı doğruymuş,”

diye fısıldaşıyorlardı.

Sabah yaşananları yeni yeni hatırlıyorlardı.

Sokak kenarında duran bazı kadınlardan biri:

“Markiz Montreuil adına üzülmeli miyiz, bilemiyorum,” dedi.

Diğer kadın kaşlarını çattı. Üzgün mü, sinirli mi olduğu belli olmayan bir ses tonuyla karşılık verdi:

“Saçmalamayın lütfen! Her şeye rağmen o artık dul bir kadın. Eskisi kadar saygı görmeyecek. Kocası her ne kadar son dönemlerde diplomaside olmasa da varlığı hâlâ markize güç veriyordu.”

Kadınlar başlarını sallayarak yollarına devam ettiler.

Öğleden sonra başlayan hazırlıklar uzadıkça uzamış, vakit ilerledikçe kentin üzerine turuncu ve mor gölgeler çökmeye başlamıştı. Kilisede cenaze için beklenirken dışarıda havanın rengi değişiyor, yavaş yavaş akşam oluyordu.

Günün son ışıkları kilisenin vitraylarından içeri süzülürken zaman adeta ağırlaşıyordu.

Helois, cenaze için giydiği simsiyah elbisenin içinde bile bir zambağı andırıyordu. Başına örttüğü tülü kaldırmadan yere bakıyordu. Öylesine dalmıştı ki gözleri boşluğa sabitlenmiş, yüzündeki bütün canlılık silinmişti.

Kalbinde gerçekten ağır gelen bir yük vardı.

Fakat bu yük ne bugüne aitti ne de ölen kocasına.

Helois, kendisini nereye ait olduğunu bilmediği bir boşluğun içinde bulmuştu.

Kilisede neredeyse bütün aristokratlar toplanmıştı. En yakın dostu Düşes hemen yanında duruyor, kederini paylaşıyordu.

Ama içten içe markizin gerçekten üzgün olup olmadığından şüpheleniyordu.

Yine de bundan dolayı onu suçlamıyordu.

Ne hissederse hissetsin, Helois’in kalbinin temiz olduğuna inanıyordu.

Hava artık tamamen kararmaya yüz tutmuşken kilisenin ağır işlemeli kapısı yavaşça açıldı. Dışarıdaki akşam karanlığını yaran fener ışıklarıyla birlikte bütün dikkatler kapıya çevrildi.

Muhafızlarla birlikte Kral ve Piskopos içeri girdi. Lucien gerçekten de anlatıldığı kadar güzeldi.

Uzun boylu, temiz ve saf bir yüzü vardı. Sanki Tanrı onu yaratırken diğerlerinden biraz daha özenli davranmıştı.

Düşes bir an, bir adamın otuz yaşında piskopos olup hayatının en berrak günlerine başladığını düşündü.

Sonra yeniden markize baktı.

O ise otuzunda, dul ve varisi olmayan bir kadın oluvermişti.

Markizin güzelliği ona hiçbir şekilde fayda sağlamamıştı.

Genç piskopos içeri girerken yüzündeki kederli ifadeyi bir an bile bozmadan Kral’ı selamladı.

Cenaze töreni başladı. Kilisenin ağır kapıları dışarıdaki zifiri geceye yavaşça kapanırken sokaklarda dehşetli bir fırtına koptu. İnsanlar ellerindeki kumaşları başlarına geçirip evlerine koşuyor, dükkân sahipleri alelacele kepenk indiriyordu. Belliydi ki o gece yağmurdan fazlası vardı.

Şimşekler gökyüzünü yarıyor, kapkara bulutlar şehrin üzerine çöküyordu.

Sonra bulutların arasından ansızın dolunay belirdi.

Öylesine göz alıcı, öylesine masumdu ki insanlar, fırtınaya rağmen başlarını kaldırıp ona bakmaktan kendilerini alamadılar.

Ta ki gökyüzünü yeniden şiddetli bir şimşek yarana kadar.

Sokaklar tamamen boşaldı.

Kilise kapısı açıldı.

Markinin tabutunu taşıyanlar dışarı çıktı. Yağmur dinmiyordu. Beklediler.

Biraz daha beklediler.

Fakat gökyüzünün açılacağı yoktu.

Şimşek yeniden çaktı.

Bir anlığına bütün mezarlık aydınlandı.

Ve o ışığın içinde, siyah tabutun üzerindeki gümüş arma parladı.

Cenaze töreni sona ermiş, mezarlığın üzerine çöken kalabalık yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı. Yağmur hâlâ ince ince yağıyor, mezar taşlarının üzerinde biriken damlalar titrek ışıkların altında parlıyordu. Kral, dul markizin yanına yaklaşarak alçak bir sesle, “Sen hâlâ benim kanımdansın. Sakın kendini değersiz ya da güçsüz hissetme,” dedi. Helois, dudaklarının arasından belli belirsiz bir gülümseme geçirip başını salladı. Teyze oğlu olmasına rağmen ona her zaman bir ağabey şefkatiyle yaklaşan kralın bu mütevazılığını takdir ederdi. Ne var ki Helois, kralın sözlerinin ardındaki gerçeği de görebiliyordu. Böylesine zor bir dönemde, onun yetkileri bile Helois’i korumaya yetmeyebilirdi. Parlamento üyelerinin neredeyse yarısı cenazeye dahi gelmemişti. Helois ise eksik olanlara bakmıyordu. Gözleri, mezarlığın kenarında sessizce duran birkaç soylunun üzerinde geziniyordu. Çünkü kocasının ölümüyle birlikte kaybettiği şeylerin yanında, artık ulaşabileceği yeni bir hayat da vardı. Ve Helois, bir sonraki hamlesini çoktan düşünmeye başlamıştı.

Gaspard’ın bedeni, tabutun içinde soğuk bir sessizliğe gömülmüştü. Helois mezarın başında tek başına kaldığında dizlerinin üzerine çöktü. Yağmur yüzüne düşen birkaç damlayla birlikte gözyaşlarına karışıyordu. Başını kaldırıp gökyüzüne baktı; kara bulutların arasından dolunayın solgun ışığı sızıyordu. O geceyi hatırladı. O dileği. Gaspard’ın ölmesini dilediği o lanetli geceyi… Helois gözlerini kapatıp ellerini birbirine kenetledi. “Tanrım… Beni affet. O dolunay gecesi onun ölmesini dilememeliydim.” Sesi titredi. “Bu benim günahımdan başka ne olabilir? Bana doğru yolu göster. İçimdeki pişmanlıkla nasıl yaşayacağımı bilmiyorum. Eğer bu benim günahımsa, kefaretimi nasıl ödeyeceğimi de bilmiyorum.” Sözleri mezarlığın sessizliğinde kayboldu. Birkaç saniye boyunca yalnızca yağmurun ince sesi duyuldu. Sonra önündeki taşların üzerine başka bir gölge düştü.

Helois sustu. Başını kaldırmadı. Gölge kıpırdamadan önünde duruyordu. Kim olduğunu bilmiyordu fakat gitmediğini de hissediyordu. Ardından omzunun üzerinde sıcak bir el hissetti. Helois’in bütün bedeni bir anda gerildi. Yavaşça arkasına döndü. Kim bir dul markize izinsiz dokunabilirdi ki? Hem de çıplak eliyle… Başını biraz daha kaldırdığında önce koyu renkli cübbeyi, ardından başındaki parlak mitreyi gördü. Karşısındaki adamı tanımaması mümkün değildi. Yeni piskopos Lucien’di. Meydanları dolduran binlerce insanın hayranlıkla baktığı, daha birkaç saat önce Tanrı’nın hizmetkârı ilan edilen genç adam şimdi mezarlığın sessizliğinde yalnızca ona bakıyordu. Yüzünde ne şaşkınlık ne de merak vardı. Yalnızca sakin, neredeyse ürkütücü bir merhamet vardı. Lucien hafifçe eğildi. “Kefareti ödemenin en iyi yolu,” dedi, sesi yağmurun arasından neredeyse bir fısıltı gibi yükselirken, “günah çıkarmaktır.”

Uygulamada reklamsız oku