MyStoryBölüm 2 / 7

Bölüm 2 / 7

HAKİKATİN İLK YARISI

Bedenime çarpan buz gibi su ciğerlerime dolarken nefesim bir anda kesildi. Gözlerimi açtığımda etrafımı yalnızca bulanık yeşillikler ve köpüren sular sarıyordu. Ne tarafa baktığımı seçemiyor, yukarıyla aşağıyı ayırt edemiyordum.

Rüya değildi. Düşmüştüm. Daha doğrusu uçurumdan tanımadığım bir adamla atlamıştım.

'Yüzeye çık.' Beynim yalnızca bu emri verirken kollarımı telaşla hareket ettirerek yukarı doğru yüzmeye başladım. Ciğerlerim yanıyor kalbim göğsümü parçalayacakmış gibi atıyordu.

Suyun yüzüne çıkmakta zorlanırken belime dolanan güçlü bir kol beni yeniden aşağı çekilmekten kurtardı. İrkilerek başımı çevirdim.

Oydu... Şehzade Mustafa. Ona böyle telaffuz etsem bile garip geliyordu.

Bir eliyle akıntıya karşı mücadele ediyor diğer eliyle beni kendine doğru çekiyordu. Bakışlarıyla kolunu işaret ederken sıkıca tutuldum.

Beraberce kıyıya doğru yüzdük. Dakikalar mı sürdü, saniyeler mi bilmiyorum. Nihayet ayaklarımız zemine değdiğinde ben dizlerimin üzerine kıyıya çökerken o ilerleyip kendini çimenlerin üstüne yüz üstü bıraktı.

Göğsüm hızla inip kalkıyordu. Nefesim düzene girmek bilmiyordu. Kıyıda uzanan Şehzade Mustafa'ya baktım.

Şaka maka beni iki kez kurtarmıştı. Ama bir bakıma bütün bu olaylarda onun yüzünden başıma gelmişti.

Konferanstan sonra yaşadıklarım birer birer gözümün önüne gelirken sinirden ve yorgunluktan gülmeye başladım. Rüya değilse ben neredeydim? Bu adam gerçekte kimdi?

Nefes nefese sağlam kolunun üzerinde doğrulup bana baktı. "Sen deli misin?"

Deli ha! Ben delilik ne ona gösterecektim. Öfkeyle suya vurdum. "Delilik ha! Bunu bana uçurumdan şelaleye atlayan adam mı söylüyor? Haa çok komik!"

Yapmacık bir iki kahkaha atarken bana ciddi bir ifadeyle bakmaya devam etti. Ve beni hiç tınlamadan devam etti. "Gitmeliyiz."

Ayağa kalkıp sinirle ona doğru adım atacakken omzundaki oku gördüm. Çünkü kan kaftanının üzerinden koyu bir çizgi hâlinde süzülüyordu.

Bir anda bütün sinirimi unuttum. Tam ayağa kalkmaya yeltenirken hızla yanına varıp engel oldum. "Bekle."

Garip bir şekilde beni dinlerken durdu. Tam okun etrafını inceleyecekken bileğim demir gibi sert bir el tarafından tutuldu.

Ne olduğunu anlayamadan göz göze geldik. Onun yanına oturmuş ve yaraya doğru eğilmiştim. "Ne edersin sen?" dedi sertçe.

Elimi kendinden uzaklaştırdı. "El sürmeyesin."

Kahveleri çok farklı bakıyordu. Tanıdığım kimseye benzemeyen bakışlara sahipti. "Yardım edeceğim sadece."

Kaşları çatıldı. "Neye yardım edesin?" Elimle kaşlarını düzeltme ihtiyacı hissetmem normal miydi?

Acıyan boğazımı temizledim. "Yaralısın." Bakışları ilk kez yüzümde biraz daha uzun kaldı. Ee bundan sana ne der gibi bakıyordu.

"Ben doktorum." Bu kelimeyi anlamamış gibiydi. "Doktor..." diyerek beni tekrar etti. Kelimeleri tartıyordu.

Başımı sabırsızca salladım. "Evet. İzin ver. Yarana bakayım kan kaybettin."

Gözleri şüpheyle kısılsa bile bileğimi bırakmasını bir evet olarak kabul ettim.

Derin bir nefes aldım. "Tamam... Sakın hareket etme. Ve uzan lütfen." diyerek elimle hafif göğsüne baskı yaptım. Üstündeki bildiğin deri miydi? Bu adam bununla nasıl yüzmüştü.

Uzanmasıyla okun demir ucunu dikkatlice inceledim. "Şanslısın." Kaşını kaldırdı. Beni yine mi anlamamıştı.

Devam ettim. "Ok omuzunu delip geçmemiş." dememle boynumdaki flor ve üstümdeki trençkotun kuşağını çıkardım. Elimizdeki malzemelerle tedavi edecektik.

Trençkotun cebinde küçük tüplerde kremler olması gerekiyordu. Konferansta birkaç kişi vermişti. Elimi cebime atınca onların varlığıyla tebessüm ettim.

Buradaydılar. Şimdi elbisenin omzunu açmalıydım. Ama yırtılacak bir kumaşa benzemiyordu. "Bıçak var mı?" dememle elini beline atıp küçük bir bıçak çıkardı.

"Sen ne yaptığını biliyorsun?" Elindeki bıçağı çekip aldım. "Biliyorum."

Yeteri kadar omzunu açtıktan sonra elimden geldiğince temizleyip lidokain içeren kremden az miktarda çevreye sürdüm. Elimizde bulunan buydu.

"Ne merhemi bu?" Beni dikkatlice seyrediyordu. "Acını birazcık azaltacak."

"Elini çabuk tut hatun. Gitmeliyiz." Teşekkür kavramı yoktu sanırsam Şehzademizde.

Okun dışarıda kalan tahta kısmını iki elimle kavradım. Bir hamlede kırdım. Kısa ama boğuk bir nefes verdi.

"Şimdi asıl kısmı çıkaracağım."

"Çıkar." Tek cümle. Sanki omzundan ok değil de diken batmıştı.

Okun metal kısmını tek hamlede çıkardığım anda sıcak kan yeniden akmaya başladı. Hemen t-shirtümden kestiğim parçayı bastırdım.

Bir süre baskı uyguladıktan sonra omzuna dekspantenol içerikli bir krem sürüp floru bastırıp kuşakla bağladım. "İmkanlar dahilinde ancak bunu yapabildim." deyip derin bir nefes verdim.

Şehzade Mustafa ayağa kalktı. Sanki az önce kendisini tedavi etmemişim gibi. "Gitmeliyiz."

"Ne?" Bu adam neden bu cümleye takmıştı. Sanki içime doğmuş gibi yerdeki kremleri cebime doldurup bıçağı ona uzattım.

"Öldüğüme kanaat getirmezler."

Ormanın karanlığına baktı. "Mutlaka gelecekler." Başını hafifçe kaldırdı. "Sancak buraya pek uzak değil."

"Hem beni aramaya başlamışlardır." Bana döndü. "Lakin evvela ormana girmeliyiz."

Ayağa kalkarken homurdandım."Hala anlamıyorum."

Üzerimdeki sırılsıklam kıyafetlere baktım. "Önce okla vuruldun. Sonra uçurumdan atladık. Şimdi de Mart ayında buz gibi nehre düştük."

Başımı iki yana salladım. "Tamam... Bunları bir yere kadar kabul ettim. Ama bu adamlar neden seni öldürmeye çalışıyor?"

Kolumdan tutup yürümeye başlamasıyla şoka uğradım. "Sonra hatun sonra!"

Kolumu kurtarıp yeniden önüne geçtim. "Hayır! Benim sabrım falan kalmadı. Artık anlatacaksın. Biz neredeyiz? Burası neresi?"

Bana dik dik bakıyordu. Ya da bilmiyorum. "Adamlar sana Şehzade Mustafa dedi." Derin bir nefes aldım. "Sen kimsin?"

Bir adım bana doğru yaklaştı."Evvela sen söyle. Adın nedir hatun?"

Resmen kafamı kaldırıp konuşuyordum. Cüssesi ise adeta beni katlıyordu. "Yağmur. Doktor Yağmur."

Yüzünde kısa süreli tuhaf bir ifade belirdi. "Doktor..hekimsin."

Sanki bu kelimeyi ilk kez duyuyordu. Kafamı salladım. "Artık yola revan olalım."

Sinirle güldüm. "Hala bu oyuna devam mı edeceksin. Böyle bir kostüm giydin diye gerçekten Şehzade Mustafa olduğuna inanmamı mı bekliyorsun?"

Kaşları çatıldı. "Ne dedin kostun mu o da ne?" Yüz ifadesi o kadar gerçekciydi ki açıklama gereği hissettim. "E üzerindekiler işte."

Başımı yukarı aşağı salladım."Gerçekten çok başarılı. Kostüm ekibini tebrik ederim."

Bana öyle bir baktı ki... Sanki söylediklerimin tek kelimesini bile anlamıyordu.

"Hatun..." deyip bir kaç adımla üstüme gelmesiyle geri geri gittim ama ayağım taşa takılınca Şehzade Mustafa beni geri tuttu.

Kısa bir süreliğine çok yakın olurken gözleri tam gözlerimin hizasındaydı. "Masmavi."

Kurduğu cümle buyken hızla doğruldum. Gözlerimin rengini söylemişti. Benim geri çekilmemle yürümeye başladı.

Elimle saçlarımı düzelttip peşinden yürümeye başladım. Her yer yemyeşildi. Bir doğa harikasının içinde gibiydim. Hiç böyle bir orman görmemiştim.

"Tamam. Sen Şehzade Mustafa'sın.O zaman ben de..."

Bir an durup düşündüm. "Ben de Kleopatra olayım."

Birden durdu. Öyle yavaş döndü ki istemsizce bir adım geri attım. "Ne dedin?"

Yutkundum. Ya gerçekten anlamıyordu ya da ifadesi bilmiyorum.

"Şey..." Hiçbir şey demeden yeniden yürümeye başladı. "Kesin kafanı vurdun uçurumdan düşünce beynin sarsıldı."

Tam bunları söylerken aniden durdu. Fark edemedim. Doğruca göğsüne çarptım.

Burnuma ilk kez bu kadar yakından o koku geldi. Islak deri...

Yağmur yemiş çam ağaçları... Çelik...Ve hafifçe tütsüyü andıran odunsu bir koku. Garipti. Keskin ama rahatsız etmeyen. İçime işleyen eski zaman kokusu gibiydi.

Başımı kaldırdığımda göz göze geldik. Aramızda yalnızca tek nefeslik mesafe vardı. "Kafasını vuran birisi varsa o da sensin bence. Malum kendinin Şehzade Mustafa olduğuna inanıyorsun ya."

Bir anda belimden kavradı. Beni kendine doğru çekti. Tek nefeslik mesafede böylelikle kapandı. Bir erkekle böyle yakın olmaya o kadar uzaktım ki gerildim. Kalbim deli gibi atarken yerinden çıkacak sandım.

"Karşındaki kişinin kim olduğunu bilir misin, hatun?"

Siyah gür saçlarından hala su damlıyordu. Bakışlarımı oradan çekip dimdik gözlerinin içine yönelttim. "Benim bildiğim tek Şehzade Mustafa Sultan Süleyman Han'ın oğludur."

Sözüm yarıda kaldı. Çünkü hiç tereddüt etmeden cevap verdi. "İşte o benim."

Belimi bırakıp hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam ederken olduğum yerde öylece kalakaldım.

Başımı iki yana salladım. "Yok artık. İmkansız..."

Ama az önce omzundan ok çıkardım. Elimdeki kan gerçekti. Uçurumdan birlikte atladık ve hiçbir kamera hala ortaya çıkmadı.

Çok fantastik gözüküyordu ama kafamı iki yana salladım hemen. İmkansızdı.

Birkaç saniye sonra koşmaya başladım. "Hey! Beni de beklesene!"

Adımları yavaşlasa bile durmadı. Yanına yetişince içimden söylenmeye devam ettim. Tamam adam deli olabilir. Ama en azından yalnız yürümüyorum.

Etrafa baktım. Ben bu koca ormanda tek başıma ne yapacaktım yoksa?

Aklıma birden bir şey gelirken iyice ona yetiştim. "Şey kaç tane kardeşin var?"

Yan yan bana baktı ama cevap verdi. "5." Doğruydu. "Kaç yılındayız?"

Kısa bir süreliğine durup bana baktı. "Daha zamanı bilmez misin hatun? 1541." dedi değişik bir öfkeyle.

Az çok tarih biliyorduk ve bu da doğruydu. Kanuni Sultan Süleyman döneminden bir tarihti. Bir deli bütün bunları nereden biliyordu?

Tekrar bir soru sormaya yeltenmemle öyle bir baktı ki sustum.

Akşam yavaş yavaş ormanın üzerine çökerken kuş seslerinin yerini bilinmeyen hayvanların ürkütücü sesleri almaya başlamıştı. İstemeden Mustafa'ya biraz daha yaklaştım.

O ise tek kelime etmiyordu. Yalnızca ara sıra yaralı omzunu tutuyor, sonra yürümeye devam ediyordu.

Hele bir yola çıkalım bunu öylece bırakıp gidecektim. Artık otlardan bile korkarken Şehzade sanki düz yolda yürür gibiydi.

"Biraz yavaşlasak mı yoruldum? Sahi kaç saattir yürüyoruz biz."

Bana dönüp baktı. "Hatun sen nereden gelirsin?" Soru hiç beklemediğim yerden gelmişti.

"İstanbul'dan taksiye bindim. Havalimanına gidecektim. Sonra yağmur başladı. Gökten beyaz bir ışık indi ve sonrası karanlık."

Bunları o kadar hızlı söylemiştim ki Şehzade Mustafa donup kalmıştı. Bomboş bakıyordu. Bir anda kafasını sağa sola sallayıp ilerlemeye devam etti. "Meczup."

Tam cevabını verecekken ağaçların arasında küçük bir kulübenin penceresinde titrek bir ışık belirdi. "Bak!" deyip koşmaya başladım.

"Dur!" diye seslendi arkamdan. Dinlemedim. Kurtulmuştum. Kapıya kadar gidip hızla vurdum. Kapı ağır ağır açıldı.

Karşımda elinde kılıç tutan yaşlı bir adam vardı. Üzerindeki şalvar, aba ve sarığı görünce nefesim tutuldu. Bir kişi daha. Bir kişi daha aynı kıyafetlerle...

"Ne ararsın gece vakti bu ormanda kızım?"

Tam cevap verecekken arkamdan tanıdık ses geldi. "Selamünaleyküm, ihtiyar."

Yaşlı adam başını kaldırdı. Karşısındaki adamın kıyafetlerini inceledi. İhtişamlıydı.

Yüzünde bir anda garip bir ifade oluşurken kafasını eğdi. "Şehzadem..."

İşte o an. İlk kez içimde bir şey sessizce kırıldı. Belki de gerçekten. Ben artık kendi zamanımda değildim...

Ama bu nasıl olurdu? Elimle yüzümü sıvazlarken trabzanlara tutundum. Şehzade Mustafa bana doğru eğilirken yaşlı adam konuştu. "Bir tas su getireyim kızım."

Ben derin bir nefes verdim."Sağ ol amca... Dilim damağım kurudu."

Adam kulübenin içine girerken Mustafa'nın bakışlarını üzerimde hissettim. Bir adım geri çekildim. "Ne dik dik bakarsın!"

"İyisin." İlk defa insancıl bir şey mi demişti o?

Tam cevap verecektim ki. Ormanın içinden dalların kırılma sesi yükseldi. İkimiz de aynı anda sustuk.

Mustafa'nın yüzündeki ifade bir anda değişti. Az önce benimle konuşan adam gitmiş, yerine savaş meydanına çıkmaya hazırlanan bir komutan gelmişti.

Başını hafifçe yana çevirdi. Dinledi. "Bir, iki, üç, dört..."

Sonra alçak sesle devam etti. "Dört atlı..." Bir an durdu. "Hayır. Beş."

Ben hiçbir şey duymuyordum. "Ne?"

Mustafa hiç cevap vermedi. Kulübenin kapısının yanında elinde suyla gelen yaşlı adama döndü. "İhtiyar hatunu da al içeri gir."

Yaşlı adam daha ne olduğunu anlayamadan Mustafa kapının yanındaki kılıcı aldı.

Kınından çıkan çeliğin sesi gecenin sessizliğini yardı. Sonra bana döndü. "Hatun daha ne beklersin. Bi gir içeri."

Yeni bir kaosu kaldıramayacak durumdayken başımı sallayıp kulübenin içine girdim. Kapıyı tamamen kapatmadım. Aralık bıraktım.

Kalbim deli gibi atıyordu. Pencerenin kenarına eğilip dışarı bakmaya başladım.

Mustafa tek başına kulübenin önünde durmuştu. Yaralı omzuna rağmen dimdikti. Kılıcını iki eliyle kavramıştı.

Ormanın içinden siyah gölgeler belirmeye başladı. Dört adam vardı. Az sonra beşincisi de ortaya çıktı.

Haklıydı. Sabahki adamlar gibi hepsinin yüzü kapalıydı. En öndeki adam alaycı bir sesle konuştu. "Kaçacak yerin kalmadı Şehzadem."

Mustafa'nın sesi sakindi. "Henüz hükmü veren siz değilsiniz."

Adamlardan biri kılıcını kaldırdı. "O halde hükmü biz yazalım!"

Bir anda üzerlerine atıldılar. İlk darbe öyle hızlı geldi ki gözüm bile takip edemedi.

Çın! Çelik çeliğe çarptı. Kıvılcımlar gecenin karanlığında savruldu.

Mustafa omzundan yaralı olmasına rağmen kılıcını öyle ustalıkla kullanıyordu ki saldıran adamların hiçbiri yaklaşamıyordu.

Birinin kılıcını savurdu. Diğerinin darbesini bileğiyle karşıladı. Üçüncü adamın dizine tekmeyle vurunca adam yere kapaklandı.

Nefesimi tutmuş izliyordum. Tam o sırada bir hareket dikkatimi çekti. Diğerlerinden uzakta duran okçu yayını yeniden geriyordu.

Hedef Mustafa'nın sırtıydı. Gözlerim büyüdü. Bu resmen kalleşlikti. Hiç düşünmeden kapıdan dışarı çıktım.

"Mustafa!" Ona adıyla seslenmiştim. İnanmadığım adıyla unvanı olmadan. "Dikkat et!"

Mustafa başını bana çevirdiği anda neyi kastettiğimi anladı. Hiç vakit kaybetmeden yakındaki meşe ağacının arkasına geçti. Ama zaten sesimle adamın da dikkati dağılmıştı.

Ok ağacın gövdesine saplandı.Tam o anda uzaklardan gelen nal sesleri bütün ormanı doldurdu.

"Yere çömel." Mustafa'nın dediğini yaptım.

Gürültü gittikçe büyüyordu. Maskeli adamlar da durmuştu. Birkaç saniye sonra kırmızı kaftanlı adamlar ormanın içinden çıkarak kulübenin etrafını sardı.

"Yetiştik şehzadem!" diye haykırdı içlerinden biri.

Her şey birkaç nefes içinde sona erdi. İki maskeli adam yere serildi. Üçüncüsü kaçmaya çalışırken mızrakla atından indirildi. Geriye yalnızca başlarındaki adam kalmıştı.

Dizlerinin üzerine çökmüş, nefes nefese kalmıştı. Mustafa ağır adımlarla önüne geldi.

Bende olduğum yerde doğruldum. Her yer kandı. Bakışlarım olan biteni anlamaya çalışıyordu.

Mustafa kılıcının ucunu adamın boğazına dayadı. "Söyle. Seni kim gönderdi?"

Adam bir şey demezken yanında dikilen adam sert bir tokat attı. "Konuş." dedi Mustafa. "Konuş ki canını bağışlayayım."

Bağışlamak, can almak. Zaten yeteri kadar can alınmamış mıydı? Hiç bir tarihi dizide böyle gerçekçi bir sahne görmemiştim ki.

Adam dudaklarını araladı.Tam konuşacaktı ki...

Vın! Nereden geldiği belli olmayan bir ok gecenin içinden fırladı. Ok adamın boğazına saplandı.

Adam tek kelime edemeden yere yığıldı. Mustafa'nın gözleri sertleşti.

"Pusu..." Yanındaki askerlerden biri kılıcını kaldırdı. "Peşlerine düşün!"

Üç dört adam hiç beklemeden atlarını mahmuzlayıp karanlığın içine daldılar. Diğer kırmızı kaftanlı yeniçeriler miydi aynı anda kalkanlarını yere vurdu.

"Allahü Ekber!"

Ses öyle güçlü yankılandı ki ağaçlardaki kuşlar bir anda havalandı. Mustafa'nın etrafında hilal gibi dizildiler.

İlk kez onun gerçekten yalnız bir avcı değil, ardında koskoca bir sancak bulunan bir şehzade olduğunu iliklerime kadar hissettim.

Kalabalığın arasından yaşlı, heybetli bir adam öne çıktı.Üzerindeki kaftan diğerlerinden daha gösterişliydi.

Yüzünde hem endişe hem öfke vardı. Başını eğdi. "Şehzadem elhamdülillah sizi sağ salim bulduk."

Omzundaki kanı görünce yüzü gerildi. "Yaralanmışsınız."

Trabzanlara tutundum. Gelen herkes Şehzadem diyordu. Adam deli olsa bile bunlar kimdi? Nefesim kesiliyordu.

Taksideki radyoda güneş tutulması cümlesi beynimde yankı yapıyordu. Ben paralel evrene yolculuk mu yapmıştım?

Lavanta geçmişe yolculuk...

"Derhal sancağa dönmeliyiz." Mustafa'nın karşısındaki adamın gür sesiyle onlara baktım. Mustafa elindeki kılıcı adama uzattı.

"Kaygılanmayasın Lala, iyiyim."

Lala tam cevap verecekken Mustafa bana baktı. İşte o an...

Oradaki herkes ilk defa beni fark etti. Ama bakmaları ve kafalarını eğmeleri de aynı hızla oldu.

Boğazım kurudu. Suyu da içememiştim. Kulübe sahibi yaşlı adam da dışarı çıkmış iki elini önünde bağlayarak eğilmişti. "Şehzadem."

Mustafa ağır adımlarla bana doğru yürüdü. O adım attıkça kalbim daha hızlı atıyordu.

Tam karşımda durdu. Kahverengi gözleri gözlerimin içine kilitlendi. "Söyle bakalım, hatun."

"Dahi inanmaz mısın?"

Yutkundum. Tek kelime edemedim. Dudaklarının kenarında ifadeyi anlamdıramadım.

Ben buraya nasıl gelmiştim? İmkansızdı. Ben bilime inansam bile bu çok...

"Ben Sultan Süleyman Han'ın oğlu Şehzade Mustafa'yım."

Gözlerinde ilk defa gördüğüm bir yumuşak ifade vardı. Ya da ben yanlış görüyordum.

Dünya başıma yıkılmış gibiydi. Kulaklarım uğulduyordu. Etrafımdaki bütün sesler yavaş yavaş silinmeye başladı. Son gördüğüm şey...

Şehzade Mustafa'nın bana doğru uzanan eli oldu. Sonra her yer karardı.

Umarım uyandığımda yatağımda olurum.

🍁🍁

Yeni bölümle ben geldim. Peri kızlarının dokunuşları hayatınızdan eksik olmasın 🧚

Uygulamada reklamsız oku