
ATEŞTE AÇAN GÜL
Mafya Romance
Mafya babası Mehmet ve onunla evlenmek zorunda kalan Rozerin'in hikayesi...
"Evleneceksin, başka yolu yok!" Sinirden elim ayağım titrerken cevap verdim. "Evlenmem!" İşaret parmağımı kenarda mağdur rolü yapıp duran kıza diktim. "Hele bununla hiç evlenmem!" Mahmut ağa itiraz kabul etmeyen kararlı sesiyle bir kez daha konuştu. "Ben hiçkimsenin namusunu yerde bırakmam. Ya şimdi he der evlenirsin ya da bu evden ikinizin de ölüsü çıkar!"
İlk 2 bölüm web'de ücretsiz · toplam 2 bölüm
1. Bölüm
BAŞLANGIÇ
ROZERİN
"Kız bu çamaşırları niye yıkamadın sen hala?"
Üvey annem Rewşan, her zamanki gibi yine formundaydı.
Senelerdir birlikte yaşadığımız halde hala daha bu sabah enerjisine şaşırıyordum.
Bir insan, bir insanı öğlen ya da akşam azarlayabilirdi ama sabahın kör şafağında hiç üşenmeden bu işe soyunması gerçekten takdire şayandı.
Eee akşam azarını herkes çekerdi, mühim olan sabahın yedisinde de aynı performansı gösterebilmekti.
"Kız, sen beni duymuyor musun? Bak cevap da vermiyor!"
Kendi iç dünyama dalıp ona cevap vermeyi unuttuğum için daha çok sinirlenen Rewşan hanım iyice kudurmasın diye mutfak kapısından başımı çıkarıp seslendim.
"Domateslere giriştim, ocağa koyayım öyle yıkarım."
Banyodan çıkan Rewşan hanım mutfağa doğru geldi.
"Bu çamaşırlar seni mi bekleyecek kız?"
Yumruk yaptığı eliyle şakağıma iki kez vurdu.
"Hiç akıl yok mu sende? Bu çamaşırlar ne zaman kuruyacak?"
Nefesimi seslice verip sakin kalmaya çalıştım.
Yok, sinirlenmeyecektim. Bu kadına karşı artık bağışıklık kazanmıştım.
"Domatesler ne zaman pişip kavanozlanacak Rewşan hanım? Çamaşırlar bir gün daha bekleyiversin, ne yapayım?"
Ya da bir zahmet işin ucundan tutsundu da kendi donlarını kendi yıkasındı!
"Kız sen bir de bana cevap mı veriyorsun? Bekleyemez çamaşır falan!"
Dişlerimi sıktım. Gerçekten kendimi patlamamak için zor tutuyordum.
"O zaman onları da bu seferlik sen yıkayıver. İkisini aynı anda nasıl yapabilirim?"
Rewşan hanım yüzünü buruşturdu.
"Dilin çalışacağına elin çalışsın, elin! Çekil şuradan!"
Beni iteleyerek mutfağa girdi.
"Ne biçim almışsın bu domatesleri? Domates değil, kabak bunlar!"
Ellerimle yüzümü ovuşturdum.
"Verdiğin para ancak kabak almaya yetmiş demek ki!"
Yeniden bana döndü.
"Bana bak, senin dilin çok uzadı. O dilini kısalt, bana kestirme!"
Yumruklarımı sıktım. Sabah sabah bu meselenin daha fazla büyümesini istemiyorum.
Arkamı dönüp mutfaktan çıkarken seslendi.
"Nereye?"
Geri dönmeden cevap verdim.
"Çamaşır yıkamaya!"
Banyoya girip biriken çamaşırları bir leğene doldurdum.
Çeşmenin soğuk suyunda çamaşır yıkamak insanı tir tir titretiyordu ama her halükarda evde Rewşan cadısıyla boğuşmaktan iyiydi.
Hiç oyalanmadan kolumdaki çamaşır leğeniyle birlikte evden çıktım.
Bugün domates konservesini yapıp aradan çıkarmaya niyetlenmiştim ama muhtemelen gece yarısına kadar ancak bitirebilecektim.
Babam, karısı Rewşan ve onun önceki evliliğinden olan oğlu Baran'la birlikte yaşadığımız evin tüm işi bana bakıyordu.
Rewşan hanım, sağ olsun elini hiçbir işe sürmez ancak sabahtan akşama emir yağdırıp dururdu.
Babam Heşar'sa ondan da beterdi.
Hadi üvey annem sonuçta üveydi, ben onun kızı değildim ama ya babam?
Özbeöz kızı olduğum halde nasıl o kadınla bir olup bana zulmedebiliyordu anlayamıyordum.
Gerçi bu coğrafyada kızların kaderi hep böyleydi. Erkek çocuklarına değer verilir, kız çocukları ezilirdi.
Doğan çocuğunun kız olması utanılacak, hayıflanacak şeydi ama onu doğuranın da bir kadın olduğu gerçeği hep atlanıyordu.
Kadın olmadan dünya nasıl olacaktı?
Tabii bunu babam gibilere anlatmak zordu, anlamazlardı.
Sözün kısası, babam da işe yaramazın biriydi. Sürekli de Rewşan hanımın dolduruşlarına gelip beni döverdi.
Anneciğim amansız bir hastalığa yakalanıp bu dünyadan göçtüğünden beri babamın evi benim için cehennemdi.
Ama başa gelen çekilirdi. Gidecek başka yerim, kimim kimsem yoktu. Mecburdum onlara katlanmaya.
Çeşmeye geldiğimde leğenimi yere bırakıp kollarımı sıvadım.
"Çamaşırlar yine sana mı kaldı Rozerin?"
Pınara çamaşır yıkamaya gelen Hevin yengeye doğru döndüm. Kızı Berfin'le yan yana durmuş bana bakıyorlardı.
"Bizim çamaşırların benden başkasına kaldığı nerede görülmüş Hevin yenge?"
Hevin yenge gülerek karşıma geçti. Kendi çamaşır leğenini yere bıraktı. Berfin de aynı şekilde annesini takip ediyordu.
"Senin de ne bitmez çilen varmış.... ah Rojda'm... iyi ki bu günleri görmedi..."
Hevin yenge ile annem hemen hemen aynı zamanda bu mahalleye gelin geldikleri için çok yakın arkadaşlardı. Annemin ölümüne benden sonra en çok üzülen kişi şüphesiz oydu.
Ama fazla melankolikti. Bu da onun tek sevmediğim huyuydu.
Kısa bir süre sonra mahallenin diğer kadınları ve kızları da dedikodu etmek için yanımıza doluştular.
"Duydunuz mu, geçen Evin'in kızını Dilber'in oğluyla kuytuda görmüşler."
Kadınlardan toplu bir "uyy" sesi çıktı.
"Deme... essahtan mı kız?"
Dilan büyük bir keyifle lafa atladı.
"Essah tabii! Herkes bunu konuşuyor. Hatta Zelal dedi bana, o görmüş ikisini!"
Gözlerimi devirerek karşılık verdim.
"Görmüş de hemen gidip tüm mahalleye yetiştireyim mi demiş?"
Soruma küçük Berfin cevap verdi.
"Bütün mahalleye söylemesine gerek yok ki Rozerin abla, annesine söylese yeter. Sonra Şermin yenge herkese söyler zaten."
Kalabalıktan büyük bir gülme sesi koptu. Ben de gülenler arasındaydım.
Berfin haklıydı. Şermin yenge ile dedikoduda yarışabilecek kişi, daha anasının karnından doğmamıştı.
Kendisi mahallenin bütün genç kızları hakkında konuşur, sıra kendi kızına gelince tek bir kelime bile ettirmezdi.
Bense laftan sözden kendimi hep tek başıma sakınmak zorunda kalmıştım.
İçime amansız bir hüzün çökerken Dilan'ın sesini duydum.
"Tövbe bismillah, o ne kız öyle?"
Dediği şeyle ruh muh gördü sanıp baktığı tarafa döndüm ama karşımdaki kanlı canlı bir adamdı.
Bizden uzakta olduğu için yanımdakiler rahat rahat konuşmaya devam ettiler.
"Abovv... bu insansa bizimkiler ne kız?"
"Boyu iki metre mi bunun?"
"Uzaydan gelmiş olmasın?"
"Mizgin yenge sen tanıyor musun, kim bu?"
Mahallenin ayaklı mobesesi Mizgin yenge de gördüğüne epey şaşırmıştı. Çünkü kendisinin haberi olmadan bu mahallede kuş bile uçmazdı.
Nasıl zaman bulabildiği hakkında hiçbir fikrim olmasa da herkese yetişiyordu.
Şermin yengeden sonra mahallenin dedikodu üstatlarındandı.
"Yok vallah, bunu ben de hiç görmemişim."
İki metre var mıydı bilmem ama boyu epey uzundu. Kalıplıydı da. Öyle bizim mahalledekiler gibi kürdan çöpüne benzemiyordu.
Kimdi bilmiyordum ama buralardan olmadığı kesindi. Teni buralı olamayacak kadar beyazdı.
Kumral saçları hafifçe esen rüzgarla dağılırken bakışlarımı tekrar önüme çevirdim.
Ayıptı, kimseye gözümü dikip bakamazdım. Laf, söz çıkardı.
Kadınlar konuşmaya, genç kızlar ağızlarının suyu aka aka adamı izlemeye devam eder ben de gömlek çitilemeye devam ettim.
Kısa bir süre sonra nefsime yenilip bir küçük bakış daha attım yabancı adama.
Niyetim bir saniye bakıp geri önüme dönmekti ama birden göz göze gelince far tutulmuş tavşana döndüm.
Dudaklarım o şeklini alırken öylece alık alık baktım.
"Kime bakıyor o?"
Dilan'ın sesiyle gözlerimi nihayet hiç dikmemem gereken yerden çektim.
Allak bullak olmuştum.
Bizim buralarda kadın kısmının erkelere gözünü dikip bakması ayıptı. İki saniye içinde çıkarıverirlerdi dedikodunu.
Arkanda Şermin yenge gibi bir annen varsa herkesi ağzının payını verip sustururdu ama benim gibi öksüze herkes istediğini söylerdi.
Milletin ağzı torba değildi.
Üvey annem de zaten her Allah'ın günü bir açığımı arıyordu. Bu yabancıya iki saniyeden fazla baktığımı duyarsa babamla üvey abimi üzerime salardı.
Bunun yaşanmasını hiç istemediğimden böyle şeylere çok dikkat ediyordum.
Boğazımı temizleyip kendime gelmeye çalıştım.
"Birine benzetti herhalde."
Çıkmayan sesimle fısıltıya benzer kurduğum cümleyi Dilan anında duydu.
"Kime benzetecek kız seni? Görmüyor musun adamı, resmen başka dünyadan gelmiş."
Derin bir nefes aldım. Sakin davranırsam daha çok üzerime geleceğini bildiğimden sinirime sarıldım.
"Nereden bileyim ben kime benzetti, benzetmedi? Çok merak ediyorsan git, kendisine sor!"
Hızlı bir şekilde leğenin içindeki suyu döküp çamaşırları içine yığdım.
"Ne o kız, neye dellendin yine?"
Şermin yengeye dönmeden cevap verdim.
"Dellenmedim, dedikodu olmayan bir yere gidiyorum!"
Burada dedikodunun olmadığı herhangi bir yer yoktu ama ben de zaten eve gidiyordum. Sıkma işini bahçede de halledebilirdim.
Tabii kadınlar konuşmayı bırakmamıştı, hala seslerini duyabiliyordum.
"Kız, şu yabancı çocukla kuytuda buluşmaya gidiyor olmasın."
"Aman, buna mı bakacak o adam?"
"Niye öyle diyorsun kız, bakar mı bakar."
"Tabii bakar canım, taş gibi kız Rozerin... tü tü maşallah."
"Neresi taş gibi be? Sümüklünün teki! Önce gitsin de doğru düzgün giyinmeyi öğrensin!"
Kadınlar kendi kendilerine yabancının bana bakıp bakmayacağını tartışırken bunu umursamadım.
Yabancının beni beğenip beğenmeyeceği hiç umurumda değildi.
Bana neydi canım? Ne alakaydı yani?
Göz ucuyla dönüp baktığımda artık orada olmadığını gördüm. Neyse ki gitmişti. Kalıp kadınların o saçma konuşmalarını işitsin istemezdim.
Çamaşırların sadece sıkma işi olduğunu düşünsem de kısa bir baktığımda henüz yeterince durulanmadıklarını fark ettim.
Kadınlar beni öyle çok sinirlendirmişlerdi ki gözüm çamaşır falan görmemişti.
O yabancının da alacağı olsundu, niye bizim mahalleye geliyordu?
Sinirle evimizden biraz daha uzakta, kuytuda kalan çeşmeye doğru ilerledim. Burası tenhaydı, o yüzden kadınlar pek tecih etmiyordu. Bense laftan sözden usandığımda genelde buraya geliyordum.
Engebeli yollardan geçip nihayet çeşmeye ulaştığımda leğeni bırakıp kenara oturdum. Yorulmuştum.
Alnımda biriken teri elimin tersiyle sildikten sonra ellerime kısa bir bakış attım. Bütün gün ev işinden, suyun içinden çıkmadıkları için yer yer çatlamışlardı.
Hevin yenge süreyim diye krem vermişti ama suyun içinden çıkarmadıkça kremin ne faydası olacaktı?
Oflayarak yeniden çeşmenin başına geçtim. Leğenimi bir kez daha soğuk suyla doldurup çamaşırları yeniden durulamaya başladım.
Dilime dolanan türküyü mırıldanarak ıslak gömleği sıkarken duyduğum sesle donakaldım.
"Müsaade varsa elimi yıkayabilir miyim?"







