Bölüm 1 / 20
1- Agit
BÖLÜM 1: KURU TOPRAĞIN MAVİ GÖZLERİ
1980 yılının sonbaharı, Diyarbakır’ın ovaya bakan o küçük ve tecrit edilmiş köyüne her zamankinden daha erken ve daha sert çökmüştü. Toprak, aylardır yağmura hasret kalmanın verdiği çatlaklarla doluydu; tıpkı o köyde yaşayan insanların avuç içleri gibi. Kerpiç evlerin damlarından yükselen tezek kokulu ince dumanlar, akşamüstünün moraran gökyüzüne karışıp kayboluyordu.
İşte bu kuraklığın ve yokluğun tam ortasında, Reşo ailesinin iki gözlü kerpiç evi duruyordu.
Reşo ailesi için hayat, bir günün diğerini aratmadığı uzun ve tükenmez bir ayakta kalma mücadelesinden ibaretti. Bu tek katlı, pencereleri ahşap tahtalarla güçlendirilmiş evin içinde tam on dört çocuk yaşıyordu. On dördü de aynı dar sofraya bağdaş kuran, aynı yamalı yorganların altına büzüşen, aynı fıkaralığı paylaşan evlatlardı.
Evin büyük abileri tarlada, gurbette amelelikte omuz çürütürken, ortanca çocuklardan biri olan Agit ise bu kalabalığın ve çaresizliğin içinde adeta başka bir dünyadan fırlamış gibiydi.
Agit, yirmi iki yaşının tüm diri enerjisini üzerinde taşıyordu. Esmer, güneşte kavrulmuş sert hatlı bir yüzü; keskin bir çenesi ve doğanın bu topraklara bir cilvesi olarak bağışladığı masmavi gözleri vardı. O gözler, Diyarbakır’ın sarı ve tozlu toprağında öyle yabancı, öyle dikkat çekici duruyordu ki, onu bir kez gören bir daha unutamazdı. Bakışlarındaki o umursamaz, alaycı ve çapkın pırıltı ise köydeki genç kızların uykularını kaçırmaya yetip de artıyordu.
Agit için durum gayet basitti: Köyde hayat çekilmez, yokluk diz boyuydu; o da vaktini ve gençliğini kızların aklını başından alarak geçiriyordu. Kimseye aşık olduğu yoktu, gönül bağlamazdı. Sadece o mavi gözlerinin kızlar üzerinde yarattığı etkiyi görmek, tatlı dille kandırıp kuytu köşelerde bakışmak onun için bir tür eğlence, yokluğun ortasında bir kaçış yoluydu.
Ancak bu etkileyici görünüşün arkasında, Agit’in ailesinin üzerine çöken ağır bir gerçek vardı: Derin bir fakirlik.
Agit’in babası Ahmo, yıllardır bel fıtığından kıvranan, tarlada iki büküm yürüyen yaşlı bir adamdı. Annesi Haco ise on dört çocuğu doyurabilmek için sabahın köründen gece yarısına kadar tandır başında, çamaşır leğeninin üstünde ömrünü tüketiyordu. Evde yenip içilen her lokma bir hesaba bağlıydı. Agit’in giydiği tek sağlam pantolon bile büyük abisinden kalma, paçaları defalarca dikilmiş bir kumaştan ibaretti.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Agit, evden çıktı. Ahşap kapının gıcırtısı, avluda yatan birkaç zayıf tavuğu ürküttü. Yüzünü buz gibi kuyu suyuyla yıkadı. Suyun damlaları siyah kirpiklerinden süzülüp mavi gözlerinin önüne düşerken duvara çakılı kırık ayna parçasına baktı. Saçlarını eliyle geriye doğru taradı, kendine alaycı bir gülümseme fırlattı.
"Yine bir gün daha..." dedi kendi kendine. "Bakalım bugün kimin aklını alacağız?"
Köye doğru yürüdüğünde, dar ve tozlu sokaklarda hayat yeni yeni hareketleniyordu. Kuyudan su çekmeye giden kızlar, omuzlarındaki güğümlerle yol kenarında dizilmişti. Agit’in geçişi, o sokakta her zaman gizli bir heyecan dalgası yaratırdı.
Meydanın hemen girişindeki kuyunun başında duran Seyran, Agit’i görünce elindeki ipi sıklaştırdı. Seyran, köyün en güzel kızlarından biriydi; Agit’e körkütük sevdalıydı. Ama Agit için Seyran da Zeliha, Pınar ve Dilber’den farksızdı. Kızlar kendi aralarında fısıldaşırken Agit durdu, cebinden çıkardığı tütün kesesinden bir dal sardı. Çakmağını çakarken gözlerini Seyran’a dikti. Başını hafifçe yana eğip o çapkın gülüşünü kondurdu.
Seyran’ın yanakları nar gibi kızardı, gözlerini kaçırdı. Agit ise onun bu halinden içten içe büyük bir gurur duyarak yoluna devam etti.
Öğleye doğru Agit, köyün kahvehanesinin önüne doğru ilerledi. Kahvehanenin önündeki tahta sandalyelerde oturan yaşlılar, tespih tanelerini ritmik bir sesle çekerken koyu bir sohbete dalmışlardı.
Agit, köşe başındaki bir sandalyeye çekildi. Çabuk adımlarla yanına oturan yakın arkadaşı Şefik, ortamın havasını değiştirmek istercesine lafa girdi:
"Yine kızların aklını aldın geçtin yoldan, değil mi Agit? Seyran’ın gözleri senin üstünden ayrılmıyor vallahi. Kız sana sırılsıklam aşık."
Agit, çayından bir yudum aldı, gülümsedi. "Aşık olsun Şefik, sevilmek güzel şeydir. Ama bizim kimseye sözümüz yok, sevdalımız da yok. Gönül eğlendiriyoruz işte, bu tozlu köyde başka ne iş var?"
"İyi hoş dersin de Agit," dedi Şefik sesini alçaltarak. "Bu kızların ahını alacaksın. Evlilik çağına geldiler, senin peşinde dolanıp dururlar ama senin niyetin yok. Zaten durumun da ortada, Reşo’ların evinde tencere zor kaynıyor."
Agit’in yüzündeki tebessüm hafifçe soldu. Şefik haklıydı; evde on dört nüfus vardı ve büyük abileri olmasa çorba bile kaynamazdı. Kendisi de gamsız davranıyordu ama yokluk her an ensesindeydi.
O sırada kahvehanenin önüne lüks, siyah bir otomobil yanaştı. Arabadan inen kişi, komşu köyün zengin ağalarından Hazım Ağa’nın oğlu Ekrem’dі. Ekrem, cebinde parası, altında arabası olan ama kibirli bir gençti.
Ekrem araçtan indi, üzerindeki ütülü takım elbiseyi düzelterek kahveye doğru yürüdü. Gözü, köşede oturan Agit’e takıldı. Ekrem, köydeki kızların Agit’e olan ilgisini bildiği için ona karşı içten içe büyük bir kin besliyordu.
"Ooo, Reşo’ların mavi gözlü çapkını da buradaymış," dedi Ekrem, alaycı bir tonla. "Ne o Agit, yine kızlara göz süzüp hayal mi kuruyorsun? Duydum ki Seyran’ın etrafında dolanıyormuşsun. Ama dikkat et, cebinde beş kuruşu olmayan adama kız değil, günah bile vermezler bu devirde."
Kahvedekiler bir anda sustu.
Agit yavaşça oturduğu tahta sandalyeden ayağa kalktı. Boyu Ekrem’den neredeyse bir karış uzundu. Mavi gözleri bir anda soğuk ve sert bir hal aldı.
"Ekrem," dedi Agit, gayet rahat ve kendinden emin bir sesle. "Bizim cebimiz boş olabilir, ama şükür tipimiz de duruşumuz da yerinde. Senin gibi parayla hava atmıyoruz. Kızlar senin arabana bakabilir ama benim gözlerime bakıyor. Ağalığın cebinde kalsın, benim işime karışma."
Ekrem’in yüzü morardı. Yanındaki iki adamı öne atılacak gibi oldu ama kahvehanedeki yaşlılardan Hüseyin Dayı araya girdi:
"Yeter! Ekrem Ağa, gençtirler, uzatmayın. Agit, sen de otur yerine."
Ekrem hırsla tükürdü, arabasına binip toz çıkararak oradan uzaklaştı. Agit yerine oturup çayını içmeye devam etti ama Ekrem’in ona karşı bilendiği açıktı.
Gece çöktüğünde Reşo ailesinin evinde gaz lambasının cılız ışığı altında akşam yemeği yeniyordu. Yer sofrasına büyük bir bakır tepsi konmuştu. Tepside sadece bulgur pilavı ve ayran vardı. Kalabalık kardeş grubu ellerindeki tahta kaşıklarla tepsiye uzanıyordu. Büyük abileri tarladaki işlerden bahsederken, baba Ahmo köşede öksürüyordu.
Agit sofraya isteksizce oturdu, birkaç kaşık alıp kalktı. Evdeki bu sıkışık ve çaresiz havadan her zaman daralıyordu.
Dışarı çıktı. Gece serindi. Agit köyün dışındaki tepeye doğru yürüdü. Taşın üzerine oturup bir sigara sardı.
Tam o sırada arkasından hafif bir ayak sesi duydu. Gelen Seyran’dı. Elinde şalı, korkak adımlarla yaklaşmıştı.
"Agit..." dedi fısıltıyla. "Gece vakti buradasın diye tahmin ettim. Biri görse ne der?"
Agit, aralarındaki mesafeyi koruyarak arkasına yaslandı, mavi gözlerini kıstı. "Biri görse görsün Seyran. Sen niye geldin?"
Seyran yaklaştı, Agit’in karşısında durdu. Gözleri yaşlıydı. "Gündüz Ekrem’le olanları duydum... Agit, Ekrem babamla konuşmuş. Beni istemeye gelecekmiş haftaya. Babam başlık parasını duyunca 'Hayır' demez. Beni o adama verecekler Agit! Bir şey de... 'Seni vermem' de..."
Seyran, Agit’ten bir kurtarıcı hamlesi, bir aşk itirafı bekliyordu. Ancak Agit soğukkanlılığını bozmadı. Seyran’ı seviyor gibi davranıp umut vermek, ama iş ciddiye binince geri çekilmek onun tarzıydı. Seyran’a karşı derin bir his beslemiyordu.
"Seyran," dedi Agit sakin bir sesle. "Biliyorsun, benim durumum ortada. Evde on dört canız. Ne başlık param var ne de kuracak bir evim. Ekrem zengindir, rahat edersin. Benim peşimde ömrünü çürütme."
Seyran duydukları karşısında adeta yıkıldı. Agit’in gözlerindeki o umursamazlığı görünce başından aşağı soğuk sular döküldü.
"Demek öyle..." dedi Seyran, sesi titreyerek. "Sen benimle sadece eğlendin, öyle mi? Benim sana olan sevdama hiç mi değer vermedin?"
Agit yanıt vermedi, sadece tütününden bir nefes daha çekti. Seyran ağlayarak karanlığa doğru koşarak uzaklaştı. Agit arkasından baktı, içinden bir cız etse de "Böylesi ikimiz için de daha iyi" diye düşündü.
Ertesi gün, 1980 yılının o meşum Eylül sabahına uyanıldı.
Köyün üzerinde ağır bir baskı havası vardı. Radyolardan yükselen askeri marşlar, kerpiç duvarlarda yankılanıyordu. 12 Eylül darbesi gerçekleşmişti.
Köyün girişine askeri araçlar yanaştı, sokağa çıkma yasakları ilan edildi. Zaten zor şartlarda yaşayan köy halkı için hareket etmek bile imkansız hale gelmişti.
Agit, günlerini köyde, devriye gezen askerlerden saklanarak ve kahvehane köşelerinde Şefik’le takılarak geçirmeye devam etti. Bir yandan Ekrem’in Seyran’ı isteme hazırlıkları sürüyor, bir yandan da köydeki gerginlik gün geçtikçe artıyordu.
Agit şehre gitmemişti. Bu küçük köyde, darbenin gölgesinde, cebinde beş kuruşu olmadan ama yakışıklılığı ve çapkınlığıyla belayı üzerine çekmeye devam ederek yaşamayı sürdürüyordu. Ekrem’in intikam hırsı ve Agit’in vurdumduymaz tavırları, köyde yakında patlayacak büyük bir fırtınanın habercisiydi...
