Bölüm 4 / 20
4-
BÖLÜM 4: İKTİDAR HIRSININ GÖLGESİ
1986 yılının baharı geldiğinde, Diyarbakır’ın ovaya bakan o kurak köyünde hiçbir şey eskisi gibi değildi. Agit’in Hollanda’dan getirdiği ve kurumuş dere yatağının kıyısına gizlice ektiği o özel tohumlar, Güneydoğu’nun yakıcı güneşiyle boy verip geniş tarlalara dönüşmüştü. Agit artık sadece köylü gençleri değil, çevre köylerden gelen uyuşmuş zihinleri de bu ucuz zehirle besliyordu.
Ancak Agit için cebine giren üç beş kuruş artık yetmiyordu. İçindeki o gururu kırılmış, aşağılanmış delikanlı, köy üzerinde tam bir güç ve otorite kurmak istiyordu. Bir zamanlar "çulsuz, işe yaramaz" diye yüzüne bakılmayan Agit, gözünü köyün en tepe makamına dikmişti: Muhtarlık.
Yaklaşan yerel seçimler için gizli bir çalışma başlattı. Ağalık düzenine ve mevcut muhtara bilenmiş gariban köylüleri, etrafında toplanan gençlerin ailelerini yanına çekmeye çalışıyordu. Onlara köye su getireceğini, traktör imkanı sağlayacağını vaat ediyor; arkasından ise esrar satışından kazandığı ucuz paralarla kahvedekilerin borçlarını kapatıp oylarını satın alıyordu.
Agit’in mavi gözlerinde artık çapkın bir tebessüm değil, iktidar hırsının soğuk hesapçılığı vardı. Mavi gözlerini muhtarlık mührüne dikmişti.
Öte yandan, Mala Haydo’nun evinde büyük bir kıyametin ardından kurulan o yuva, çatır çatır çatırdamaktaydı.
Zöhre, Agit’i herkesin içinde reddedip kara sevdası Halil’e varmıştı. Fakat hayat, hikayelerdeki gibi mutlu sonla bitmemişti. Halil, başından beri Zöhre’yi hiç sevmemişti. Zöhre’nin babası Haydo Ağa’nın verdiği üç beş baş hayvan ve küçük tarla için bu evliliği kabul etmiş, Zöhre’ye karşı içindeki soğukluğu bir an olsun eritememişti. Aynı yastığa baş koysalar da Halil’in aklı da ruhu da Zöhre’ye hep yabancı kalmıştı.
Bu sevgisiz evlilikten evlerin tek neşesi olan küçük bir kız çocuğu dünyaya gelmişti: Havin.
Zöhre, kızı Havin’e sarılarak ayakta kalmaya çalışıyordu. Ancak Halil’in soğuk tavırları, evdeki yoksulluk ve Agit’in köyde her geçen gün güçlenip gençleri uyuşturması Halil’i iyice boğuyordu. Zöhre’nin yüzündeki çiçek bozuklukları, aksayan bacağı ve bitmek bilmeyen çaresizliği Halil’e adeta bir hapishane gibi geliyordu.
Halil tarlada çalışmaktan, Agit’in gölgesinde yaşamaktan ve sevmediği bir kadının yüzüne bakmaktan usanmıştı.
Bir gece yarısı, köyü zifiri bir karanlık kaplamışken Halil kararını verdi.
O yıllarda Orta Doğu’ya, özellikle Dubai’ye inşaat işçisi olarak gitmek gariban delikanlılar için tek çıkış kapısı olarak görülüyordu. Halil, kasabadaki bir aracı vasıtasıyla pasaportunu ve çalışma iznini gizlice halletmişti.
Yatakta mışıl mışıl uyuyan üç yaşındaki kızı Havin’in üzerini örttü. Minik yanağına hafif bir buse kondurdu. Zöhre ise duvara dönük yatıyor, sessizce ağlıyordu. Halil’in gideceğini hissetmiş ama onu durduracak tek bir kelime bile bulamamıştı.
"Ben gidiyorum Zöhre," dedi Halil, sırt çantasını omuzlarken. Sesi odanın soğuk duvarlarında yankılandı. "Buralarda ne ekmek var ne de huzur. Dubai’ye çalışmaya gidiyorum. Para gönderirim size."
Zöhre yataktan doğruldu. Gözyaşları yanaklarındaki çukurlara doluyordu.
"Para istemem Halil!" dedi Zöhre, sesi titreyerek. "Bizi burada bir başımıza, bu köyün kucağında bırakıp nereye gidersin? Beni sevmedin, anladım... Ama kızına da mı acımazsın?"
Halil arkasını döndü. Zöhre’nin gözlerinin içine bakamadı bile.
"Kızıma bakarım ben," dedi kaskatı bir sesle. "Ama bu köyde duramam Zöhre. Seninle de duramam..."
Halil tahta kapıyı çekip çıktı. Gece serindi. Adımlarını hızlandırıp kasaba minibüsüne doğru yürüdü. Arkasında kendisini sevmeyen bir kader, hiç ısınamadığı bir kadın ve babasız büyüyecek küçük bir kız çocuğu bıraktı. Dubai’nin çöl sıcaklarına, bilinmezliğe doğru kaçtı.
Halil’in gidişi köyde yeni bir çalkantı yarattı. Agit’i reddedip Halil’e kaçan Zöhre, şimdi kucağında küçük kızı Havin ile yapayalnız kalmıştı. Baba evi Haydo Ağalar da artık eskisi gibi arkasında durmuyordu. Köylülerin acıyan bakışları Zöhre’nin üzerindeydi.
Agit ise Halil’in gidişini duyduğunda, dudaklarının kenarında sinsi bir tebessüm belirdi. Yıllar önce kendisini "Bu çulsuza varmam, Halil’i severim" diye aşağılayan Zöhre, şimdi kocası tarafından terk edilmiş kederli bir kadındı. İçindeki intikam ateşi bir nebze daha yatışmıştı ama hırsı dinmemişti.
Agit esrar ekimini daha da genişletti. Köyün gençleri tarlalarda devriye geziyor, Agit’in emriyle malı paketleyip kasabadaki aracılara ulaştırıyordu.
Agit, kahvehaneye girdiğinde artık muhtar adayı gibi karşılanıyordu. Mevcut muhtar yaşlanmıştı ve Agit’in gençleri arkasına alması, paracıklarını köylüye dağıtması karşısında çaresizdi.
Agit, kahvehanedeki tahta masaya oturdu. Yanına oturan Şefik’e bakarak cebinden muhtarlık için hazırlattığı pusulayı çıkardı.
"Bak Şefik," dedi Agit, mavi gözlerini hırsla kısarak. "Az kaldı. Bu köyün muhtarı ben olacağım. Zamanında kapısından kovulduğum bu köy, şimdi benim mühürümle yönelecek. Kimse Reşo’nun oğlu Agit’e 'çulsuz' diyemeyecek artık."
Şefik başını salladı ama gözlerinde derin bir endişe vardı: "Muhtar olursun olmaya Agit de... Bu ektiğin zehir tarlaları ne olacak? Muhtar olunca jandarma daha çok gözünü dizecek buraya."
Agit soğuk bir kahkaha attı: "Muhtar olursam jandarmayı da ben karşılarım Şefik. Devlet de ben olacağım bu köyde, kanun da!"
Zöhre ise kızı Havin’in elinden tutmuş, kuyu başından geçerken Agit’in kahvehaneden yükselen kendinden emin sesini duydu. Başını öne eğdi. Agit’in köyde kurduğu bu karanlık krallık ve kocasının onu terk edip gitmesi, Zöhre’nin omuzlarına hayatın en ağır yükü olarak binmişti...