MyStoryBölüm 2 / 6

Bölüm 2 / 6

Şehvetli Hayaller

Hajer, Esra’nın avlunun karanlığında, kahya ile yürüyüp kayboluşunu izledikten sonra derin bir nefes aldı. Ciğerlerine çektiği serin Urfa havası bile içindeki yangını söndürmeye yetmiyordu. Üzerindeki ağır, görünmez yükle birlikte konağın geniş oturma salonuna geçti.

Burası Zincirkıran aşiretinin ihtişamını yansıtan, yüksek tavanlı, her köşesi el oyması mobilyalarla döşeli devasa bir odaydı. Odanın tam ortasındaki meşe masada, Rojbin her zamanki gibi kusursuz, dik ve bir o kadar da soğuk duruşuyla oturuyordu. Üzerinde pahalı, şık bir elbise vardı; boynu uzun, hatları ince ve zarifti. Ama Hajer için bu zarafet, on yıldır mecburiyetle yanında tuttuğu soğuk bir mermerden farksızdı. İkisi de birbirini sevmiyordu. Ailelerin zoruyla yapılan bir evlilikti bu. Rojbin de Urfa’nın bir diğer büyük aşireti olan, Dilawer aşiretine mensuptu. Hal böyle olunca da Hajer ne hayatını yaşayabilmiş, ne de kendisine bir evlat verecek kuma alabilmişti. Bu yüzdendi evliliğini kurak bir evlilik olarak nitelendirmesi. Elbette birlikte olmuşlardı karısıyla, hatta Hajer ilk evlendikleri zaman pek rahat da bırakmamıştı Rojbin’i, sırf bir çocukları olsun da konağa ses olsun, neşe olsun, içlerini ısıtsın diye ama olmamıştı. Evlilikleri ilk günlerde de soğuk ve sessizdi, on yıl sonra, şimdi de öyleydi.

Hajer masanın başına, her zamanki yerine oturduğunda odadaki sessizlik elle tutulur cinstendi. Birbirlerinin yüzüne bile bakmıyorlardı. Aralarındaki bu nefret, aslında karşılıklı bir bıkkınlığın eseriydi. Rojbin de bu evliliğe, bu çocuksuz ve aşksız hayata mahkum edildiği için ailesine ve Hajer’e, en az onun kadar öfkeliydi. Ama iki taraf da biliyordu ki; bu topraklarda aşiretlerin sözü, kalbin sesinden her zaman daha gür çıkardı. Boşanmak ya da ayrılmak, iki büyük ailenin birbirine silah çekmesi demekti. Bundadı fazla konuşmadan, yaşayıp gitmeleri. Hajer, önündeki yemeğe iştahsızca bir çatal attı. Gözü gayriihtiyari karısının ince bileklerine, zayıf omuzlarına takıldı. Zihni ise hala merdivenlerde izlediği dolgun, diri ve hayat fışkıran vücudun hapsindeydi. Karısıyla zamanında yaşadığı cinsel birliktelikler bile soğuktu.

Rojbin, buz gibi bir sesle sessizliği bozdu. Hajer’i daldığı düşüncelerden çıkardı. "Yeni kızları aldın mı aşağıya?" Hajer, başını kaldırmadan, sesini her zamanki gibi mesafeli çıkararak cevap verdi: "Aldım. Üç kişi." "Umarım eli çabuk çıkarlar," dedi Rojbin, sesinde en ufak bir duygu kırıntısı olmadan. "Konağın düzeni iyice bozulmuştu."

Hajer, karısının mesafeli tavrına bakarken içinden acı bir gülüş geçti. Rojbin kendi düzenini kurmak için çağırdığı kadınlardan birinin, kocasının uykularını kaçıracak bir afet olduğundan habersizdi. Bu çalışanlar alınmadan önceki bir kaç kadın, çok dedikodu yaptıkları için kovulmuştu. Konaktaki olayları dışarıya anlatıyorlardı.

Hajer, "Birini üçüncü kata ayırdım," dedi, sesine normal bir ton vermeye çalışarak. "Benim katımla o ilgilenecek. Diğerleri senin emrinde."

Rojbin sadece hafifçe başını salladı. Onun için kimin nerede çalıştığının bir önemi yoktu, yeter ki Hajer onun alanına fazla girmesin, o da Hajer’in. Yemek boyunca bir daha tek kelime etmediler. Sadece gümüş çatalların tabağa vuruş sesi yankılandı koca salonda. Hajer, tabağındaki yemeği değil, yarın sabahın ilk ışıklarında odasına girecek olan "bereketli" fırtınayı düşünüyordu. On yıldır süren bu sessiz ve kurak mevsim, Esra Yıldız’ın gelişiyle büyük bir tufana gebe gibiydi.

Yemek, her zamanki gibi tatsız ve ağır bir sessizlik içinde son buldu. Hajer, önündeki tabağı hafifçe ittiğinde Rojbin çoktan gözlerini boşluğa dikmiş, kendi düşüncelerine dalmıştı. Aralarında ne bir nezaket ne de bir sevgi sözcüğü geçti. Hajer, oturduğu yerden kalkıp ağır adımlarla salondan çıktı. Zaten oturup konuştukları, dertlerini döktükleri bir anları da olmamıştı doğru dürüst. Hajer başlarda daha ılımlı yaklaşsa da Rojbin mesafesini hiç bozmamıştı ona karşı. Resmen koskocaman Zincirkıran aşiretinin ağasını, görmezden gelmişti.

Hajer , kısa bir süre sonra, elinde dumanı tüten ince belli bir çay bardağıyla, üçüncü kattaki balkonuna çıktı. Urfa’nın gece ayazı, yaz olsa da sertti ama Hajer’in içindeki ateş bu ayazı bile ısıtıyordu. Korkuluklara yaslandı, çayından bir yudum alırken bakışları avlunun karanlığının ötesindeki hizmetli lojmanlarına kaydı.

Lojmanın bir penceresinde ışık vardı. O küçük pencereden sızan cılız ışık, Hajer’in zihninde devasa bir yangına dönüştü. Oradaydı... Esra, şu an o odalardan birindeydi. Hajer, onun dolgun vücudunun şimdi hangi yatakta dinlendiğini, fistanının düğmelerini çözüp çözmediğini düşündükçe, elindeki çay bardağını neredeyse kıracakmışçasına sıktı.

"Esra..." diye fısıldadı geceye doğru.

Zihninde Esra’nın basamakları inişi, kalçalarının dolgun ve ritmik hareketi tekrar tekrar canlanıyordu. Rojbin’in manken gibi zayıf, dokunduğunda kemik hissettiği gövdesinden sonra; Esra’nın balık etli, yumuşak ve diri hatları Hajer için adeta bir hayatta kalma arzusu gibiydi. On yıllık açlık, bir gecede o küçük pencerelere sığmıştı. Hajer’in beğendiği kadın tipi aslında Esra gibiydi hep. Dolgun, ele avuca gelecek hatları olan kadınları beğenmişti daima. Lakin karısını aldatan bir insan değildi. Aslında aldattığı bile söylenmezdi. Tek yaptığı, sevdiği tiplerdeki kadınları düşünüp kendisini tatmin etmekti. Her zaman karısına saygı duymuş, gururunu kırmak istememişti. Ama artık bunu yapmak istemiyordu. Kendisini adam yerine koyup iki çift düzgün laf etmeyen kadının gururunu daha fazla düşünmeyecekti.

Hajer, lojmanın duvarlarını bakışlarıyla delebilseydi, Esra’nın yumuşak tenine, göğüslerinin dolgun ağırlığına bakmaya doyamayacağını biliyordu. İçindeki "hayvani" diye nitelendirilebilecek dürtü, ona lojmana gidip kızı oradan çekip almasını söylüyordu ama o bir ağaydı; töresi, adı ve gururu vardı. Ve elbetteki bir de evliydi.

Yine de kalbinin atışı, o küçük pencereden gelen ışığa sabitlenmişti. Yarın sabah o kapı açılacak, o dolgun vücut tekrar görüş alanına girecek ve o "yasak" koku odasına yeniden dolacaktı. Çayından son bir yudum aldı, soğuyan bardağı kenara bıraktı. Gözleri hala lojmandaydı.

"Yarın," dedi kendi kendine, "yarın güneş doğduğunda, bu konak eski konak olmayacak."

Hajer, balkonda kaç bardak çay içtiğini, kaç tane sigarayı peş peşe yaktığını unuttu. Gözleri lojmanın sönen ışıklarında asılı kalmıştı. Ayaz tenini sıyırıp geçse de damarlarında akan kan, dar fistanın içindeki kadının hayaliyle kaynıyordu. Sonunda daha fazla dayanamayacağını anlayarak içeri girdi ve ağır adımlarla kendi odasına, büyük yatağının olduğu sessiz sığınağına geçti.

Ceketini bir kenara fırlattı, gömleğinin düğmelerini hırsla çözerken aynadaki aksine baktı. Gözleri kararmış, solukları sıklaşmıştı. Doğruca banyoya yöneldi. Sıcak suyu açtı, banyo bir kaç dakikada buharla, kaplandı ama Hajer buharın içinde bile sadece Esra’yı görüyordu sanki.

"Acaba o, yatakta nasıl olurdu?" diye geçirdi içinden. Sıcak su tenine vurdukça zihni daha da bulandı. Esra’nın orta boylu, balık etli vücudunu, dolgun kalçalarını kendi altında hayal etti. İçine hunharca girip çıktığını, genç kadının tatlı şivesi ile adını inlediğini, düşündü. On yıllık sevgisizliğin verdiği "hayvani" sertlik, kasıklarında bir sızıya dönüşmüştü. "Acaba altımda dayanabilir mi?" diye düşündü hırsla. "Benim bu kadar yıllık açlığıma, bu sert hallerime o körpe vücudu nasıl cevap verirdi?"

Hajer, sertleşen ve artık pantolonuna sığmayan erkekliğini özgür bıraktığında, erkekliğini sıvazlamaya başladı. Elinin her dokunuşunda, her bir aşağı yukarı hareketinde, Esra’nın tenini hayal etti. Gözlerini yumdu; o an banyoda değil, Esra’nın dolgun göğüslerinin arasında, yumuşak ve diri vücudunun derinliklerindeydi. Esra’nın şiveli sesiyle kulağına adını fısıldadığını, balık etli hatlarının altında nasıl kıvrandığını düşledikçe kendini daha da kaybetti.

"Esra..." diye inledi boşluğa doğru.

Ona yapacaklarını bir bir zihninden geçirdi. O fistanı nasıl yırtacağını, geniş kalçalarını nasıl avuçlayacağını ve dolgun vücudunu nasıl kendi azgın şehvetiyle damgalayacağını hayal ederken bedeni zangır zangır titriyordu. Çok çok kötü sikecekti o kızı. Bu düşünceler, hayalindeki Esra’nın sıcaklığı ve yumuşaklığı, Hajer’in yıllardır biriken karanlık enerjisini tetikledi.

En sonunda, Esra’nın masum ama davetkar bakışını zihnine yerleştirirken, tüm zamanların hıncını ve arzusunu banyonun fayanslarına boşalttı. Soluk soluğa kalmıştı. Alnını soğuk duvara yasladı, göğsü hızla inip kalkıyordu. Rahatlamıştı ama bu sadece fiziksel bir boşalmaydı; içindeki "Esra" yangını, gerçeğine dokunmadan sönmeyecek kadar büyüktü artık. Gözlerini açıp, boşaldığı yere baktı. Beyaz ve yoğun sıvı, fayanslı duvardan aşağı doğru akıyordu. Dudaklarının kenarı kıvrıldı, aldığı soluklar yavaşladı. Yakında bu döllerin hiç birini dışarı salmayacak, Esra’nın içini dolduracaktı bunlarla.

Suyun altında bir süre daha öylece, beyaz sıvıya bakarak durdu. Yarın sabah odanın kapısı açılacaktı ve o zaman her şey sadece şimdiki gibi, bir hayalden ibaret kalmayacaktı.

Uygulamada reklamsız oku