Bölüm 5 / 6
Cezanın İlk İzi
Güneş batmaya yüz tuttuğunda üç odayı da güç bela bitirmiştim. Ellerim suyun ve deterjanın etkisiyle kızarmış, sırtım tutulmuştu. Ama odalar pırıl pırıldı; yatak jilet gibi, spor aletleri parlıyor, çalışma odasında tek bir toz zerresi yoktu. Yine de içimde bir huzursuzluk vardı. "Ya beğenmezse?" diye düşündüm. "Ya da bana istediği gibi o cezayı vermek için bahane arıyorsa?" Camın kenarına geçip avluya baktım. Hajer Ağa’nın arabasının büyük kapıdan girişini beklerken kalbim sanki yeniden o ritmi tutmaya başladı: Güm güm, güm güm... Güneş Urfa dağlarının arkasına çekilip şehri karanlığa bıraktığında, avluda kükreyen motor sesi Hajer Ağa’nın geldiğini haber verdi. Kalbim boğazımda atmaya başladı. Dakikalar sonra merdivenlerde yankılanan ağır, otoriter adım sesleri yaklaştı ve Hajer ağa koridorun başında göründü. Takım elbisesiyle hala jilet gibiydi ama bakışları sabahkinden daha yorgun ve daha açtı. Ben, odasının kapısının önünde ellerimi önümde birleştirmiş, başım hafifçe eğik bir şekilde bekliyordum. Yanımdan geçerken durmadı bile; sadece sert kokusu rüzgar gibi çarptı yüzüme.
"Düş önüme," dedi soğuk bir sesle.
Önce spor odasına, sonra çalışma odasına girdi. Parmaklarını masanın üzerinde, ağırlıkların kenarında gezdirdi. Göz ucuyla onu izliyordum; her yer pırıl pırıldı, ellerim sızlayana kadar silmiştim. Ama Hajer ağanın yüzünde memnuniyetsiz, karanlık ifade hiç değişmedi. En son yatak odasına geçtik. Odayı baştan aşağı süzdü, yatağın kenarına parmağını sürttü ve bana döndü.
"Beğenmedim," dedi kestirip atarak. "Olmamış Esra. Her yer hala kirli." Şaşkınlıkla gözlerim açıldı. Pelin tarafım içeride isyan etse de Esra olarak sesimi alçak tutmaya çalışarak karşı çıktım. "Nasıl olur ağam? Vallahi dip köşe sildim, ellerim sızladı akşama kadar. Tek bir toz bulamazsın..." Hajer ağa üzerime doğru bir adım attı, heybetli vücuduyla beni yine duvarla arasına aldı. "Sen bana yalan mı söylüyorsun diyorsun? Benim gözüm yalan mı görüyor?" dedi, sesi bir tehdit gibi hırıldayarak. Korkuyla karışık bir heyecanla başımı eğdim. "Estağfirullah ağam. Ne haddime. Ama çok uğraştım."
Hajer ağa, bir süre sessizce tam tepemde durdu. Bakışlarının vücudumun her kıvrımında, dolgun hatlarımda gezindiğini hissedebiliyordum. "Sözümün üstüne söz söyledin, bir de işini eksik yaptın," dedi sesi iyice boğuklaşarak. "Cezana hazır ol Esra Yıldız." Nefesim kesildi. "Ne... Ne cezası ağam?" diye fısıldadım. Hajer ağanın dudaklarının kenarında hayvani, karanlık bir gülümseme belirdi. Aramızdaki mesafeyi kapatıp yavaşça arkama geçti. Sırtımda onun göğsünün sıcaklığını hissedebiliyordum. "Korkma," dedi kulağıma doğru eğilerek, "şimdilik büyük bir şey değil."
Daha ne olduğunu anlamadan, Hajer’in iri ve sert eli, fistanımın altında gerilen kalçama sert bir tokat indirdi.
ŞRAK!
Odanın içinde yankılanan sesle birlikte vücudumdan bir elektrik dalgası geçti. Canımın yanmasından çok, temasın yarattığı şok ve kasıklarımda aniden uyanan garip bir sızı beni titretti. Kalçalarımın dolgunluğu, onun avucunun içinde bir anlığına ezilip tekrar yerine gelmişti.
"Bu sadece bir uyarıydı," dedi Hajer ağanın sesi şimdi tam ensemde, yakıcı bir nefes gibiydi. "Yarın daha iyisini bekliyorum. Yoksa cezaların tadı da, etkileri de değişir."
Hajer ağa arkamdan çekilip banyoya doğru yürürken, ben olduğum yerde çakılı kalmıştım. Kalçama yediğim tokatın sıcaklığı tüm vücuduma yayılıyordu. Bu adam, bütün hıncını, arzusunu vücudumdan çıkaracaktı; bunu artık çok iyi biliyordum.
Hajer ağanın elinin sıcaklığı hala kalçamda yanarken, odada yankılanan o tokadın sesi kulaklarımda uğuldamaya devam ediyordu. Arkasına bile bakmadan gidişini, omuzlarındaki o korkunç özgüveni izlerken nefes alamadığımı hissettim. Bu sadece bir ceza değildi; bu, "Sen benimsin ve sana istediğimi yaparım" demenin en çiğ haliydi.
Daha fazla orada duramadım. Titreyen ellerimle temizlik malzemelerini kaptığım gibi odadan fırladım. Koridorda bir gölge gibi süzülürken tek bir amacım vardı: O bakışlardan ve o elin yakıcı izinden uzaklaşmak. Aşağıdaki mutfaktan gelen yemek kokuları midemi bulandırdı. Diğer kadınların neşeli sohbetlerine katılacak, onlarla masaya oturacak halim yoktu. Kimseye görünmeden, avlunun karanlığından süzülüp lojmandaki küçük, rutubetli odama attım kendimi.
Kapıyı arkamdan kilitleyip sırtımı ahşaba yasladım. Kalbim sanki yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Kendimi sert yer yatağına bıraktım, üzerimdeki ağır fistanı bile çıkarmadan dizlerimi karnıma çekip büzüldüm.
"Ne yaptın sen Pelin?" diye fısıldadım karanlığa. "Mafyadan kaçtın, bir canavarın kucağına mı düştün?"
Babamın evinden, zorla evlendirilmekten kaçarken başka bir yeri daha güvenli bir sığınak sanmıştım. Ama Hajer Ağa’nın odadaki duruşu ve ceza bahanesiyle tenime mühürlediği o sert dokunuş... Bu, kaçtığım dünyadan çok daha karanlık bir tutkunun habercisiydi. O an anladım ki, Hajer Ağa sadece işimi değil, her bir hücremi kontrol etmek istiyordu. Gözlerimi tavandaki çatlaklara diktim. "Buradan da mı kaçsam?" diye geçirdim içimden. Ama nereye? Kimliğim yok, arkamda bıraktığım dünya beni öldürmeye hazır, önümdeki adam ise beni diri diri yakmaya...
Kalçama yediğim tokatın sızısı yerini yavaş yavaş garip bir karıncalanmaya bırakırken kendimi sorguladım. Neden o tokat indiğinde sadece korkmamıştım? Neden içimde, derinlerde bir yerde o vahşi güce boyun eğmenin verdiği utanç dolu bir sıcaklık uyanmıştı?
Gözlerimi sıkıca kapattım. "Yarın," dedim kendi kendime. "Yarın bir yolunu bulup buradan gitmeliyim." Ama zihnimde Hajer ağanın jilet gibi takım elbisesi, burnumda pahalı parfümü ve tenimde büyük ve nasırlı elin izi varken, uykunun beni kolay kolay bulmayacağını biliyordum. Burası artık benim için bir sığınak değil, etrafı tutkuyla örülmüş bir hapishaneydi. Ve ben buradan kaçabilecek miydim, bilmiyordum.