MyStoryMyStory
Ağaların Esiri

Ağaların Esiri

Romantik Dram

4.0 (1) 268 okunma6 bölüm · ~1 saat🔥 Ateşli

Evlilikten kaçıp sığındığım bu yerde, iki ağanın kucağına düşmüştüm.

"Sessiz ol!" dedi Kawa, sesi bir bıçak gibi keskindi. Elini kızın kolundan çekmedi; aksine, onu duvara doğru sabitledi. "Geldiğimden beri zihnimi tırmalıyorsun kızım. Seni bir yerden gözüm ısırıyor. Bu bakışlar, bu duruş, sen buralı değilsin." Esra’nın kalbi bir kuş gibi çırpınıyordu. Karşısındaki bu adamın bakışları Hajer’inkinden daha farklıydı; daha sorgulayıcı, daha derine bakan cinsten. "Yapma ağam. Kurbanın olayım bırak beni," diye kekeledi, sesine en yanık şivesini katarak. "Ben köyden geldim buraya. Ekmek parası için." Kawa, yüzünü Esra’nın yüzüne doğru iyice yaklaştırdı. O kadar yakındı ki, Esra onun nane ve tütün karışımı kokusunu duyabiliyordu. "Hangi köy?" diye sordu Kawa, sesi şüpheyle kısılarak. "Dilawer topraklarından mısın, yoksa Zincirkıranların mı?" Esra, gün boyu mutfakta kadınların fısıldaştığı köy isimlerini hızla zihninden geçirdi. "Karahisar ağam..." dedi nefes nefese. "Karahisar köyünden gelmişem." Kawa’nın gözleri bir anlığına kısıldı. Karahisar, sarp dağların eteğinde, insanların sert ve çileli olduğu bir yerdi. Karşısındaki bu kadının narin cildine, titreyen ama gururlu duruşuna baktı. "Karahisar, ha?" diye mırıldandı Kawa. Elini yavaşça kızın kolundan çekti ama bakışlarını çekmedi. "Bakacağız Esra. Bakalım o dağların arasında senin gibi bir cevher gerçekten yetişmiş mi, yoksa sen bize masal mı anlatıyorsun?" Kawa, son bir kez Esra’nın gözlerinin en derinine baktı; tanıdıklık hissi hala oradaydı, kalbinin kapılarını zorlamaya devam ediyordu. Hiçbir şey demeden arkasını döndü ve karanlıkta kayboldu. Esra olduğu yere çökecek gibi oldu. "Bitti," diye düşündü. "Hajer ağa yetmiyormuş gibi, şimdi bir de Kawa ağa çıktı başıma.”

Aşkyetişkinağatöreanlaşmadramgerilim

İlk 5 bölüm web'de ücretsiz · toplam 6 bölüm

1. Bölüm

İlk Karşılaşma

YAZAR ANLATIMIYLA

Güneş, Urfa’nın kızıl topraklarının üzerinde son demlerini yaşarken, Zincirkıran konağının asırlık kapıları ağır bir gıcırtıyla ardına kadar açıldı. Konağın geniş, bazalt taşlarla örülü avlusuna, ekmek parası umuduyla gelen yaklaşık on kadın, ellerinde bohçalarıyla, ürkek adımlarla süzüldü. Her biri, başlarını öne eğmişti. Yukarıda, işlemeli taş balkonun gölgesinde Hajer Ağa, elindeki kehribar tesbihi ağır ağır çevirerek oturuyordu. Üzerindeki gri gömleğin kollarını dirseklerine kadar kıvırmış, sert bakışlarını avluya dikmişti. Onun için bu sadece rutin bir işti; karısı Rojbin’in isteği üzerine konağa boğaz tokluğuna ve üç beş kuruş paraya çalışacak, yatılı birkaç can daha eklenecekti. Ancak kadınların avludaki hışırtısı yukarıya ulaştığında, içinde anlam veremediği bir huzursuzluk, bir beklenti peydah oldu. Oturduğu yerden kalktı, geniş omuzlarını dikleştirerek merdivenlere yöneldi.

Ağır, otoriter adımları taş merdivenlerde yankılanırken, avludaki kadınlar derin bir sessizliğe gömüldü. Hajer ağa, avluya indiğinde güneşin son ışıkları yüzündeki keskin hatları daha da belirginleştirmişti. On kadının karşısına geçti, her birini birer eşyaymışçasına, soğuk ve mesafeli gözlerle süzmeye başladı. Ta ki sıranın ortasında duran kıza gelene kadar.

Hajer ağanın bakışları, siyah saçlı, beyaz tenli bir kızın üzerinde durduğunda zamanın akışı sanki bir anlığına donup kaldı. Rojbin’in ince, zayıf bedeninin aksine karşısında duran bu kız; toprağın bereketi gibi dolgun, hayatın kendisi gibi canlıydı. Yöresel fistanı, orta boylu balık etli vücudunu, dolgun göğüslerini ve geniş kalçalarını sarmalamış, her bir kıvrımını adeta Hajer’in gözlerine gözlerine sokuyordu. Hajer’in boğazı aniden kurudu, adem elması sertçe yukarı kalkıp indi. Resmen yutkunmuştu. Otuz yedi yıllık hayatında, on yıllık kurak evliliğinde hissetmediği bir uyanış, kasıklarından kalbine doğru tek bir saniyede tırmandı. Hajer ağa, diğer kadınları tamamen unutarak, hipnotize olmuş gibi ilerleyip, esmer güzeli kızın tam önünde durdu. Aralarındaki mesafe azaldıkça, kızın etrafına yaydığı taze, sabun ve ten kokusu burnuna doldu. Hajer ağa, elindeki tesbihi sıkmaktan parmak uçlarının beyazladığını fark edemedi bile. Öyle bir hale gelmişti ki, büyülenmiş gibiydi. Hajer ağa, sesinin titrememesine özen göstererek, otoritesinin arkasına sakladığı boğuk ses tonuyla sordu: "Adın ne senin?" Genç kız, başını hafifçe kaldırdı. Gözlerinde, Hajer’in daha önce hiçbir kadında görmediği parlak ama bir o kadar da mahcup ışık vardı. Dudaklarını hafifçe araladı, ve yörenin yanık şivesini ustalıkla diline dolayarak cevap verdi:

"Esra’dır ağam... Esra Yıldız."

Sesi, Hajer’in kulaklarında kadim bir türkü gibi yankılandı. "Esra" dedi içinden Hajer ağa, "Yıldız..." Bu kız, Zincirkıran konağının karanlık koridorlarına düşmüş bir parıltı gibiydi. Hajer ağanın gözleri, kızın dolgun dudaklarından bir an bile ayrılmıyordu. Uzun zamandır içinde hüküm süren sessiz fırtına, Esra’nın tek bir cümlesiyle kopmaya hazır hale gelmişti.

Hajer ağa, içindeki kontrol edilemez uyanışı bastırmak için elindeki tesbihi sertçe, ikişer ikişer çekti. Göğsü, aldığı ağır nefeslerle inip kalkıyordu. Karşısındaki bu dolgun vücutlu, bakışları aklını bulandıran kıza daha fazla bakarsa kendini ele vereceğini biliyordu. Gözlerini zorla Esra’dan çekip diğer kadınlara çevirdi ama zihninde hala "Esra" fısıltısı yankılanıyordu.

Sert ve mesafeli bir sesle, "Sen," dedi Esra’yı işaret ederek. "Sen ve yanındaki iki kadın, kalıyorsunuz. Diğerleri gitsin, kahya, zahmet edip gelenlere biraz para ver."

Diğer kadınlar boyunlarını büküp avludan çekilirken, kahyada yanında duran adamlardan birine işaret verdi. Kadınların arkasından ilerleyen genç bir adam, onlarla birlikte kapıdan çıktı. Hajer ağa, normalde bir ağanın asla tenezzül etmeyeceği bir şey yaptı. Konağın kurallarını, hiyerarşiyi bir kenara itti. Normalde hizmetlilere iş dağıtmak, iş kurallarını anlatmak, kahyanın göreviyken, Hajer ağa, ellerini arkasında birleştirip üç kadının önünde volta atmaya başladı.

"Burası Zincirkıran konağıdır," dedi sesi avlunun taş duvarlarında yankılanarak. "Burada düzen namustur, sessizlik ise kuraldır. Kimse duymayacak, kimse görmeyecek."

Dönüp diğer iki kadına baktı. "Siz ikiniz... İlk iki kat sizdedir. Temizlik, düzen, mutfak yardımı ne varsa kahya size detaylıca anlatacak. Eksik istemem." Kahyaya sert bir bakış fırlatıp, "Al bunları, anlat ne gerekiyorsa," diye emir buyurdu.

Kahya, kadınları yanına alıp uzaklaşırken avluda sadece Hajer ve Esra kaldı. Esra, başını hafifçe öne eğmiş, "köylü kızı" maskesinin arkasından Hajer ağanın ayaklarını izliyordu. Kalbi, bu adamın ona olan bakışlarının farkında olmasını verdiği heyecanlı korkuyla çarpıyordu.

Hajer ağa, kıza doğru bir adım attı. Aralarındaki çekim o kadar güçlüydü ki, hava neredeyse elle tutulur bir elektriğe büründü. "Sen," dedi Hajer ağa, sesi bu sefer daha alçak, daha boğuk çıkmıştı. "Sen benimle geliyorsun. Senin sorumluluğun en yukarısı, benim katım. Bohçanı burada bırak peşimden gel!"

Esra, "Tamam ağam," diye fısıldadı yanık şivesiyle.

Elindeki bohçayı, merdivenin dibine bıraktı alel acele. İkisi birlikte taş merdivenleri tırmanmaya başladılar. İkinci katta, Rojbin’in odasının önünden geçerken Hajer ağa adımlarını hiç yavaşlatmadı. O katın soğukluğu ve sevgisizliği geride kalırken, üçüncü kata çıktıklarında atmosfer tamamen değişti. Burası Hajer ağanın özel alanıydı. Üç oda vardı bu katta; çalışma odası, spor odası ve bir de devasa bir yatak odası.

Hajer ağa, koridorun ortasında durup arkasındaki kıza döndü. Esra’nın balık etli vücudu, bu dar koridorda Hajer’in gözüne daha da davetkar görünüyordu.

"Buraya benden ve senden başka kimse girmeyecek," dedi Hajer ağa, gözlerini Esra’nın gözlerine kenetleyerek. "Rojbin Hanım'ın bile bu katta işi olmaz. Buranın tozu da, düzeni de, hizmeti de sadece senin elinden geçecek. Anladın mı beni?"

Esra, Hajer ağanın bu kadar yakınına gelmesiyle yutkunurken, tatlı ve mahcup haliyle başını kaldırdı. "Anladım ağam. Buyruğun başım üstüne."

Hajer ağa, kızın dolgun hatlarına ve dudaklarına bakarken, on yıldır içinde biriktirdiği tüm yalnızlığın, bu kızın ellerinde son bulacağını hissetti. Esra ise, bu devasa adamın korumacı ama bir o kadar da arzulu gölgesi altında, kaçtığı dünyadan çok daha tehlikeli ama bir o kadar da tatlı bir kuyuya düştüğünü fark ediyordu.

Hajer, koridorun başındaki ağır, oymalı kapıyı yavaşça itti. İçerisi karanfil ve sert tütün kokuyordu; tam bir erkek odasıydı. Devasa yatak, odanın tam ortasında bir kale gibi duruyordu. Esra içeri girdiğinde, Hajer ağa kapıyı kapatmadı ama eşikte durup odayı dolduran kızın kıvrımlı silüetini izlemeye koyuldu.

"Burası yatak odamdır," dedi Hajer ağa, sesi az öncekine göre daha derin, daha hırıltılı çıkıyordu. "Yatağın tek bir kırışığı olmayacak. Gömleklerim, eşyalarım hep jilet gibi duracak."

Esra, odanın heybetinden etkilenmiş gibi etrafa bakarken, Hajer ağanın bakışları kızın fistanının altında hareket eden kalçalarına ve her nefes alışında gerilen göğüslerine takılıp kalmıştı. On yıllık buz gibi, zorunlu zamanlar hariç, temassız geçen evlilikten sonra, karşısında duran bu kanlı canlı, etli butlu kadın onun için bir vahaydı. İçindeki vahşi dürtü; kızı yatağa fırlatıp, dolgun vücudunda on yılın açlığını dindirmek için haykırıyordu. Yumruklarını sıktı, tırnaklarını avucuna geçirdi; kendini tutmak zorundaydı.

Hajer ağa, kıza doğru iki ağır adım atıp tam tepesinde durdu. Esra, adamın devasa gölgesi altında kalınca duraksadı ve başını kaldırdı. Hajer, onun ürkek gözlerine bakarken sesini bir tehdit gibi alçalttı:

"Bak Esra... Ben hata kabul etmem. Eğer burada, bu katta tek bir yanlışını görürsem, tek bir toz tanesi, tek bir düzensizlik bulursam, ya da en basiti; yaptığın işi beğenmezsem, bedelini ödersin." Bir an durdu, bakışları kızın dolgun dudaklarına kaydı ve orada asılı kaldı. "Ama o bedeli nasıl ödersin... Onu işte o zaman ben belirlerim. Anladın mı beni?"

Esra, adamın sesindeki karanlık tınıyı, gizli vaadi tam olarak çözemiyordu. Sadece bir ağanın hizmetçisini korkutması olarak gördü bunu. Saf ve mahcup, köylü kızı edasıyla başını hafifçe yana eğip gülümsedi. "Anladım ağam," dedi saf bir sesle. "Sen meraklanma, ben işimi temiz yaparım. Kusurum olmaz."

Esra’nın hiçbir şeyden habersiz, tatlı gülüşü Hajer’in zihnindeki tüm sigortaları attırmak üzereydi. Kızın balık etli halinin yarattığı cazibe, Hajer’i kendi odasında bir mahkum gibi nefes nefese bırakıyordu. Hajer, daha fazla orada kalırsa elini kızın beline dolamaktan korkarak arkasını döndü. Kızın arkasında bıraktığı tatlı ve yasak kokunun bütün gece rüyalarına gireceğini çok iyi biliyordu.

Hajer, odanın ortasında duran kıza doğru dönüp son bir kez baktı. İçindeki kor ateş, Esra’nın her bir hattını hafızasına kazıyordu ama kendini dizginlemek zorundaydı. Boğazını temizleyip otoriter sesini geri çağırdı.

"Zaten akşam oldu," dedi, bakışlarını zorla pencereye çevirerek. "Şimdi işe başlama. Yarın sabah ezanıyla bu katta olacaksın. Her gün böyle olacak. Sabah kahvaltını yapar yapmaz, buraya geleceksin!” Esra, ellerini fistanının önünde birleştirip saygıyla eğildi. "Tamam ağam, nasıl istersen. Yarın erkenden buradayım," dedi tatlı şivesiyle. Hajer, kapıya doğru yöneldi ve çenesiyle koridoru işaret etti. "Hadi, düş önüme. Avluya inelim de kahya size yatacağınız odayı göstersin. Bu saatten sonra ortalıkta dolanmayın."

Esra, "Peki ağam," deyip Hajer’in yanından süzülerek öne geçti. İşte Hajer’in beklediği o an gelmişti. Esra önden yürümeye başladığında, Hajer adımlarını bilerek yavaşlattı, aralarına birkaç adımlık mesafe koydu.

Taş merdivenlere yöneldiklerinde, Hajer’in gözleri adeta bir mıknatıs gibi Esra’nın kalçalarına kilitlendi. Esra’nın balık etli dolgun vücudu, her adımda fistanın altında muazzam bir ahenkle dalgalanıyordu. Basamakları her inişinde, geniş ve yuvarlak hatlar bir sağa bir sola esniyor, kumaşın gerginliği Hajer’in nefesini kesiyordu.

Hajer, on yıldır yanındaki manken gibi ince kadının estetiğine alışmıştı ama bu... Bu bambaşkaydı. Bu kızın yürüyüşünde toprağın ağırlığı, dişiliğin en çiğ ve en tutkulu hali vardı. Merdivenlerin loş ışığında, Esra’nın belinin kıvrımı ve kalçalarının dolgun, diri duruşu Hajer’in zihninde yasak sahneler canlandırıyordu. Elini uzatıp o dolgunluğu avuçlamak, fistanın kumaşını parçalamak için yanıp tutuşuyordu. Avlunun ortasına geldiklerinde, akşamın serin rüzgarı bile Hajer’in yüzündeki ateşi söndürmeye yetmedi. Kahyayı sert bir ıslıkla çağırdı.

"Al bu kızı," dedi kahyaya, sesi Esra’ya bakmamak için verdiği çabayla titrerken. "Diğerlerinin yanına götür. Odalarını göster, karınlarını doyursunlar, tok yatsınlar. Sabah da gözümün önünde olsunlar."

Kahya başüstüne ağam diyerek ilerlemeye başladı. Esra, merdivenin dibinde bıraktığı bohçasını eline alıp, kahyanın peşine takılıp giderken, Hajer arkasından bakmaya devam etti. O gece, Zincirkıran konağının sahibi için uykunun imkansız olduğu, taş duvarların bile bu gizli şehvetle terleyeceği bir gece olacaktı.

Bölümler

Okur Yorumları

Okur

23 Haziran 2026

Hajer hemen gözüne kestirdi