Bölüm 2 / 8
Bertan part 2
**BERTAN**
Rojda'yı hastaneye kaldırdığım gece kızlarımın uyuduğunu sanıyordum.
Saat üçe geliyordu. Uyandığımda yatağın öbür yanı soğuktu. Rojda'nın geceleri kalkıp konağın içinde dolaştığı olurdu. Doktor buna “uyku düzeninin bozulması” diyordu, annem “cin çarpması” diyordu. Ben artık hiçbir şey demiyordum. Kalkıp onu arardım, bulurdum ve odasına geri getirirdim.
O gece onu odasında, mutfakta ya da bahçede bulamadım. Kızların odasına gittim. Delal'in yatağı boştu. Dilan'ın yatağı da boştu.
Merdivenleri ikişer ikişer çıktım. Dama açılan kapı aralıktı.
Delal kapının eşiğinde, yalınayak duruyordu. Geceliğinin eteğini avuçlarına toplamış, ağlamamaya çalışıyordu. Beni görünce ellerini bana uzattı ama yerinden kıpırdamadı. Ona orada beklemesi söylenmişti, bunu anladım.
Rojda damın kenarındaki alçak duvarın üstüne oturmuştu. Dilan kucağında uyuyordu. Rojda'nın bacakları duvarın dışına sarkıyordu. Altımızda avlunun taşları vardı. Konağın damı üç kat yüksekliğindeydi.
“Gelme,” dedi bana dönmeden. “Yıldızlar konuşuyor. Duyamıyorsun.”
Delal'i kucağıma almak istedim ama ani bir hareket yaparsam Rojda'nın ne yapacağını bilmiyordum. Eğilip Delal'in kulağına aşağı inmesini, babaannesini uyandırmasını fısıldadım. Delal başını salladı ve merdivenlere koştu.
“Rojda,” dedim. Sesimi alçak tuttum. “Ne diyorlar?”
“Kızları istiyorlar.” Bana dönüp gülümsedi. Dört yıl önce bu gülümseme için Mardin'den Urfa'ya her hafta yol tepmiştim. “Bizi oraya çağırıyorlar Bertan. Orada hasta olmuyormuşum.”
“Ben de gelirim o zaman.”
“Sen gelemezsin. Seni istemiyorlar.”
Bir adım attım. Rojda'nın kolları Dilan'ın üstünde gerildi.
“Peki,” dedim ve durdum. “Ben gelmem. Ama Dilan üşümüş. Hırkasını getireyim mi?”
Rojda kızına baktı. Dilan'ın çıplak ayaklarını avucuna aldı.
“Üşümüş,” dedi şaşırarak, sanki bunu ilk kez fark ediyormuş gibi.
“Ver onu bana. Hırkasını giydireyim, sonra sana geri getiririm.”
Rojda bir süre düşündü. O birkaç saniye hayatımın en uzun birkaç saniyesiydi. Sonra Dilan'ı bana uzattı. Kızımı aldığım anda Rojda'nın bileğini de yakaladım ve onu duvarın üstünden içeri çektim. Bağırdı. Tırnakları yüzümde, boynumda iz bıraktı. Dilan uyandı ve çığlık atmaya başladı. Merdivenlerden önce annemin, sonra babamın sesi geldi.
Ambulans yarım saat sonra geldi. Rojda'yı sedyeye bağladılar. Ambulansın arka kapısı kapanmadan önce bana baktı ve kim olduğumu hatırlamıyormuş gibi kaşlarını çattı.
Gaziantep'teki özel psikiyatri kliniğine ertesi sabah sevk ettik. Rojda'nın doktoru Selim Bey iki yıldır onunla ilgileniyordu. Odasında karşısına oturduğumda gözlüğünü çıkarıp masanın üstüne koydu.
“Bertan Bey, size açık konuşacağım. Bu sefer kısa süreli bir yatış olmayacak.”
“Ne kadar?”
“Bilmiyorum. İlaçlara yanıt vermiyor. Bazı yeni belirtiler de var. Tanıyı yeniden değerlendirmemiz gerekiyor.”
“Ne demek bu?”
“Biraz zaman verin bana,” dedi. “Siz de dinlenin. Yüzünüze bakılırsa siz de iyi değilsiniz.”
Yüzümdeki tırnak izlerine dokundum. Selim Bey'in iki yıldır her görüşmede bana zaman vermemi istediğini o an fark ettim. Ama başka doktor da bilmiyordum ve Rojda başka birine güvenmiyordu.
Konağa döndüğümde Delal pencerenin önündeydi. Dilan ise o günden sonra üç gün boyunca tek kelime konuşmadı.
Kırk gün böyle geçti.
Kızların bakıcısı Sevda ikinci haftanın sonunda işi bıraktı. Annem yeni birini bulana kadar kızlarla ilgileneceğini söyledi ama annemin ilgilenmesi, kızların yemeğini zamanında yemesinden ibaretti. Fahriye Hanım hayatı boyunca çocuk sevmeyi bir zayıflık saymıştı. Kızlar ağladığında “Babanız gelsin, susturur” derdi.
Ben ise sabah yedide şantiyede oluyordum. Koroğlu İnşaat'ın Siverek yolundaki konut projesi yetişmek üzereydi ve aynı ay belediyenin yeni ihalesi açılmıştı. Nevzat Aslan o ihale için Urfa'daki herkesle tek tek yemek yiyordu. Ben ise her akşam eve geldiğimde Delal'i pencerenin önünde buluyordum.
Kırkıncı günün akşamı babam beni divanhaneye çağırdı.
İçeri girdiğimde annem de oradaydı. Babam tespihini parmaklarının arasında çeviriyordu. Bu, söyleyeceği şeyi önceden kararlaştırdığı anlamına gelirdi.
“Otur oğlum.”
Oturmadım. Kapının yanında durdum.
“Rojda'nın doktoruyla konuştum,” dedi babam. “Kız iyileşmeyecek.”
“Doktor öyle demedi.”
“Doktor ne der, ben ne derim, iyi bil. Dört yıldır o kız bu evde hasta. Dört yıldır sen bu evde karısız bir adamsın. Dört yıldır torunlarım anasız büyüyor. Bir de erkek evladın yok Bertan. Ben öldüğümde bu ocağın dumanını kim tüttürecek?”
Söyleyeceği şeyi biliyordum. Yine de onun ağzından duymak istedim.
“Ne demek istiyorsun baba?”
“Sana ikinci bir kadın alacağız.”
Annem babamın sözünü bekliyormuş gibi araya girdi.
“Biz bakmaya başladık bile oğlum. Haliloğulları'na haber yolladık. Şeyhzadeler'e de yolladık.”
“Ne yolladınız?”
Annem ilk kez sustu. Ona doğru bir adım attım.
“Benim adıma, benim haberim olmadan kız mı istediniz?”
“Senin iyiliğin için,” dedi annem.
“Benim karım hastanede yatıyor anne. Ben onun üstüne kadın getirmem.”
“O kız senin karın değil artık,” dedi babam. Tespih parmaklarında durdu. “Kendini bile bilmiyor. Seni tanımıyor. Torunlarımı damdan atacaktı.”
“Atmadı.”
“Sen yetişmeseydin atardı.”
Cevap vermedim. Çünkü haklıydı. O geceden beri her uyandığımda ilk iş kızların odasına bakıyordum.
“Gönderdiğiniz haberlere ne cevap geldi?” dedim sonunda.
Annem dudaklarını büzdü. Babam tespihi yeniden çevirmeye başladı.
“Haliloğulları kızları nişanlı dedi,” dedi annem. “Şeyhzadeler doğrudan söylemedi ama aracıya, deli karısı olan adama kız mı verilir demişler.”
Bunu öğrenmek beni beklediğimden fazla öfkelendirdi. Rojda'yı onlar delirtmemişti ama onun hastalığı, Urfa'da kahvelerde konuşulan bir şey olmuştu ve ben bunu ilk kez annemin ağzından duyuyordum.
“Bu konu kapandı,” dedim. “Bir daha benim adıma kimseye haber yollamayın.”
“Ben yaşıyorken bu evin büyüğü benim Bertan.”
Babam bunu sesini yükseltmeden söyledi. Bir an göz göze geldik. Otuz yıla yakın bir süre bu adamın sözünü ikiletmemiştim. Ama şirketi on yıldır ben yönetiyordum. Bu evin masraflarını ben karşılıyordum. Babamın emirleri artık benim imzamla yürüyordu ve bunu ikimiz de biliyorduk.
“Bu evin büyüğü sensin baba,” dedim. “Ama karım benim karım. Kimi alıp kimi almayacağıma ben karar veririm.”
Kapıya döndüm. Tam çıkacakken annemin sesi geldi.
“Ayşe'nin kızı var.”
Durdum.
“Hangi Ayşe?”
“Bizim Ayşe. Mutfaktaki.”
Ayşe Hanım on iki yıldır konakta çalışıyordu. Sessiz, işini bilen, kimseye laf getirmeyen bir kadındı. Kocası hakkında konuşulanları duymuştum. Adam her ay sonunda konağın kapısına gelir, karısının maaşını ister ve almadan gitmezdi. Babamın adamı Haşim onu birkaç kez kapıdan kovmuştu.
Kızını ise bir kez görmüştüm. Bir kış akşamı mutfağa su içmeye inmiştim. Annesi hamur yoğururken o tezgâhın ucunda kitaba eğilmişti. Matematik ödeviydi. Beni görünce ayağa kalkmış, kitabı arkasına saklamıştı. Gözleri çok iriydi ve elleri mürekkep lekesi içindeydi.
“Çocuk o,” dedim.
“On sekiz yaşında,” dedi annem. “Ben senin babanın evine on altısında geldim.”
“Hizmetçinin kızı.”
“Deli bir kadının üstüne bize denk olan kız gelmiyor oğlum. Gördün işte.” Annem ayağa kalktı ve yanıma geldi. Sesini alçalttı. “Ayşe'nin kızı sessizdir, annesine çekmiş. Kimseye laf taşımaz. Kızlara bakar, sana oğul verir. Hem annesi yanında olur, alışması kolay olur. Babası da paraya muhtaç. Sorun çıkarmaz.”
“Hayır,” dedim ve çıktım.
O gece Delal ateşlendi.
Saat ikiyi geçiyordu. Annem uyuyordu, ben de onu uyandırmadım. Delal'in alnına ıslak bez koydum, ateşini ölçtüm, şurubunu içirdim. Delal gözlerini kapatıp açtıkça tek bir kelime söylüyordu. Anne.
Dilan karşı yataktan kalkıp kardeşinin yanına geldi. Dizlerini karnına çekip kardeşinin yanına kıvrıldı.
“Baba,” dedi. Kırk günden beri bana söylediği ilk kelime buydu. “Annem bizi sevmiyor mu?”
“Seviyor kızım.”
“O zaman neden gitti?”
“Hasta. Doktorlar onu iyileştirecek.”
“Ne zaman?”
Cevap veremedim. Dilan bir süre bekledi, sonra gözlerini kapattı.
Sabaha kadar ikisinin arasında oturdum. Sabah olduğunda şantiyeden aradılar. Beton dökümü vardı ve benim orada olmam gerekiyordu. Kızları anneme bıraktım. Kapıdan çıkarken Delal'in pencereye yürüdüğünü gördüm.
O akşam babamın odasına kendim gittim.
Babam pencerenin önünde oturuyordu. Beni görünce tespihini bıraktı.
“Şartlarım var,” dedim.
Babam bir şey söylemedi. Söylemesine gerek yoktu.
“Kızın rızası olacak. Zorla getirilen bir kızı bu evde istemem. Düğün olmayacak. Rojda'nın ailesi Mardin'de, bu evde düğün yapıldığını duyarlarsa kızlarının hayatı daha da zorlaşır. Resmi nikah da olmayacak. Benim karım hâlâ Rojda.” Bir an durdum. “Bir de babasıyla para pazarlığı yapılmayacak. Ben kız satın almam.”
Babam tespihini yeniden eline aldı.
“Kızın rızası var,” dedi. “Babası dün haber yolladı.”
“Dün mü?”
Babam bana baktı. Ben de ona baktım. Bu evde benden önce karar verildiğini, benim bu odaya gelişimin yalnızca beklenen bir şey olduğunu o an anladım.
“Para,” dedim. “Para verdiniz mi?”
“Haşim dün gitti.”
“Ne kadar?”
“Ne fark eder? Töre böyle Bertan. Kız alınır, başlık verilir. Senin rahmetli deden de babaanneni böyle aldı.”
“Kız mı aldınız, mal mı?”
Babam tespihi avucunda sıktı ama sesini yükseltmedi.
“Ben sana bir anne buldum. Torunlarıma bir anne buldum. Bu ocağa bir oğul doğuracak bir kız buldum. Sen beni para hesabıyla mı yargılıyorsun?”
O gece bu konuşmayı sürdürebilirdim. Babamın odasından çıkıp Ayşe Hanım'ın evine gidebilir, kıza kendim sorabilirdim. Babasının nasıl bir adam olduğunu biliyordum. O rızanın nasıl alındığını tahmin edebilirdim.
Sormadım. Sormamayı seçtim. Çünkü sorarsam alacağım cevabın beni nereye götüreceğini biliyordum ve kızlarım her akşam pencerenin önünde bekliyordu.
“Cumartesi,” dedi babam. “Nikahı Molla Reşit kıyacak. Akşam namazından sonra.”
Odadan çıktım.
Cumartesi sabahı erken uyandım. Kızları kahvaltıya indirdim. Annem mutfakta Ayşe Hanım'a talimat veriyordu. Ayşe Hanım başını eğmiş, hiçbir şeye cevap vermeden çay dolduruyordu. Elinin titrediğini gördüm. Çay bardağın kenarından taştı. Annem bir şey söyleyecek oldu, sonra benim mutfağın kapısında durduğumu görüp vazgeçti.
Öğleye doğru yukarı çıktım. Çalışma odamın penceresi konağın önündeki sokağa bakardı. Bilgisayarda Siverek projesinin hakediş dosyalarını açtım ama tek satır okuyamadım.
Saat dörde geliyordu ki sokağın başında iki kişi belirdi.
Önde bir adam yürüyordu. Kırklı yaşlarındaydı, zayıftı, üstündeki gömlek ona büyük geliyordu. Bir eliyle arkasındakinin kolunu tutuyordu. Arkasındaki bir kızdı.
Kızın elinde tek bir çanta vardı. Başında beyaz bir yazma vardı ama yazma geriye kaymış, saçlarının bir kısmı açıkta kalmıştı. Adam yürüyüşünü hızlandırdıkça kız sendeliyordu ama düşmüyordu. Bir kez durdu ve kolunu çekmeye çalıştı. Adam ona dönüp bir şey söyledi. Kız yeniden yürümeye başladı.
Konağın kapısına yirmi adım kala kız başını kaldırdı ve konağa baktı. Benim penceremi görüp görmediğini bilmiyorum. Ama ben onu gördüm.
Mutfakta matematik ödevini arkasına saklayan kızdı.
Bilgisayarın ekranını kapattım ve aşağı indim.
**AVŞİN**
Koroğlu konağının kapısı demirdendi. Annemle buraya her geldiğimde o kapının yanındaki küçük kapıdan, hizmetçilerin kapısından girerdik. Büyük kapının iki kanadı yalnızca bayramlarda, cenazelerde ve düğünlerde açılırdı.
O gün büyük kapı kapalıydı.
Babam zile bastı. Kapıyı Haşim açtı. Babama tepeden baktı, sonra bana baktı ve kenara çekildi.
Avlunun ortasında Fahriye Hanım duruyordu. Üstünde koyu yeşil bir elbise, boynunda altın bir kolye vardı. Saçlarını her zamanki gibi sıkıca topuz yapmıştı. Beni baştan aşağı süzdü. Gözü yazmamdan kayan saçlarıma, sonra elimdeki çantaya, en son da bileğime gitti.
Bileğimdeki morluğu yazmamın ucuyla örtmeye çalıştım.
“Hoş geldin,” dedi. Bunu söylerken yüzünde bir hoşnutluk yoktu. “Ama bir şeyi baştan bil. Bu evde ön kapıdan gelinler girer.”
“Biz zaten ön kapıdan girmedik Fahriye Hanım,” dedi babam ve güldü.
Fahriye Hanım ona bakmadı bile.
“Annen mutfakta,” dedi bana. “Önce onun yanına git. Üstünü değiştir. Akşama kadar yapılacak iş var.”
Ne cevap vereceğimi bilmiyordum. Gelin olarak mı gelmiştim, hizmetçi olarak mı? Bu soruyu sesli soracak gücüm yoktu. Ama anladım ki bu evde iki soruya da aynı cevap verilecekti.
Merdivenden ayak sesleri geldi.
Bertan Koroğlu'nu yakından ilk kez görüyordum. Mahallede adı çok geçerdi. Kimi saygıyla, kimi korkuyla anardı. Uzun boyluydu, omuzları genişti. Sakalı kısa ve düzgündü. Yüzünde, sol kaşının hemen üstünden şakağına doğru uzanan, yeni kabuk bağlamış üç ince çizik vardı. Gözlerinin altı mordu.
Merdivenin son basamağında durdu. Önce babama, sonra bana baktı. Bakışı bileğimdeki morlukta kaldı.
“Bu ne?”
Soruyu bana sormuştu ama cevabı babam verdi.
“Merdivenden düştü Bertan Bey. Sakar kızdır. Ama işe gelince eli çabuktur, merak etmeyin.”
Bertan Bey babama cevap vermedi. Bana bakmaya devam etti. Bir şey söylememi bekliyordu.
Bir şey söyleyebilirdim. Ağzımı açıp üç günü, kilitli kapıyı, otogarı, Zelal'in çenesini tutan o parmakları anlatabilirdim. Ama söylersem ne olacaktı? Bu adam beni geri mi gönderecekti? Gönderirse babam o kapıdan çıkar çıkmaz kimin elini tutacaktı?
Gözlerimi yere indirdim.
“Düştüm,” dedim.
Bertan Bey'in çenesindeki kasın gerildiğini gördüm. Bir an bir şey söyleyecek sandım. Söylemedi.
“Haşim,” dedi. “Parasının kalanını ver. Gitsin.”
Bunu söylerken babama bakmadı. Sonra arkasını döndü ve konağın içine yürüdü. Benimle tek kelime konuşmamıştı. Bir kocanın karısıyla ilk kez göz göze geldiği anın nasıl olması gerektiğini bilmiyordum ama böyle olmaması gerektiğini biliyordum.
Haşim cebinden kalın bir zarf çıkardı ve babama uzattı. Babam zarfı aldı, avlunun kenarındaki taş sekiye oturdu ve paraları saymaya başladı. Fahriye Hanım yüzünü buruşturdu ve içeri girdi. Haşim kapıda durup babamı izledi.
Ben avlunun ortasında, çantam elimde kaldım. Kimse bana nereye gideceğimi söylemiyordu. Annemin mutfakta olduğunu biliyordum ama ayaklarım kıpırdamıyordu.
Babam paraları iki kez saydı. Sonra zarfı katlayıp ceketinin iç cebine sokmaya çalıştı. Cep doluydu. Zarfı itince cebin içinden katlanmış, sararmış bir kâğıt kaydı ve taşların üstüne düştü.
Babam fark etmedi. Ayağa kalktı, ceketinin önünü düzeltti ve bana döndü.
“Ağa'nın sözünden çıkma,” dedi. “Ananın yüzünü kara çıkarma. Sesini de duyurma.”
Bir şey söylemedim. Babam bunu yeterli buldu. Kapıya yürüdü. Haşim arkasından kapıyı kapattı ve demir sürgüyü çekti.
Avluda yalnız kaldım.
Kâğıt sekinin dibinde duruyordu. Eğildim ve aldım. Neden aldığımı bilmiyordum. Belki babamdan kalan her şeyin bir tehlike olduğunu yıllar içinde öğrendiğim içindi.
Annem mutfak kapısında belirdi. Gözleri kıpkırmızıydı. Bana doğru iki adım attı, sonra pencereden bakan birini fark etmiş gibi durdu.
“Gel kızım,” dedi. “Fahriye Hanım kileri temizlemeni istedi.”
Kiler konağın arka tarafındaydı. Serin ve loştu. Raflarda bulgur, mercimek, salça kavanozları vardı. Tavandan kurutulmuş patlıcanlar ve biberler sarkıyordu. Annem kapıda durdu.
“Avşin,” dedi.
Annemin yüzüne baktım. Bana bir şey söyleyecekti. Sonra mutfaktan Fahriye Hanım'ın onu çağıran sesi geldi.
“Akşam konuşuruz,” dedi ve gitti.
Kilerin kapısını yarıya kadar kapattım. Ampulün altında elimdeki kâğıdı açtım.
Bir senetti. Kâğıdın köşeleri yıpranmış, katlandığı yerler yırtılmak üzereydi. Tarihine baktım. On iki yıl öncesiydi. Annemin bu konakta çalışmaya başladığı yıl.
Borçlu kısmında babamın adı yazıyordu. Altında da babamın imzası vardı. O imzayı tanıyordum çünkü karnelerimi o imzalardı. Borç tutarını okudum. On iki yıl önce bizim evde o kadar parayı bir arada gören olmamıştı.
Gözüm alacaklı kısmına kaydı.
Adı okudum. Bir kez daha okudum. Elimdeki kâğıt titremeye başladı ve onu tutmak için öbür elimi de kullanmak zorunda kaldım.
O sırada kilerin aralık kapısının önüne bir gölge düştü.