MyStoryBölüm 5 / 8

Bölüm 5 / 8

Avşin 4

**AVŞİN**

Kapının arkasındaki fermuar sesi kesildi.

İçerideki her kimse, benim kolu çevirdiğimi duymuştu. Bir süre ikimiz de kıpırdamadık. Ben koridorda, o kapının ardında, aramızda bir tahta varken birbirimizi dinledik. Annem dün gece kapının öbür yanından benimle konuşmuştu. Şimdi kapının öbür yanında kim olduğunu bilmiyordum ve bu bilinmezlik beni annemin sesinden daha çok korkutuyordu.

Koridorun öbür ucuna baktım. Çalışma odasının kapısının altından ışık sızmaya devam ediyordu. Bertan Bey'i çağırabilirdim. Ama çağırırsam ne diyecektim? Odamda biri çantamı karıştırıyor mu diyecektim? O da dolabı açacak, çantayı görecek, diplomanın arkasındaki kâğıdı soracaktı.

Kapıya bir kez, hafifçe vurdum.

“Kim var orada?”

Cevap gelmedi. Ama içeride bir şey yere düştü. Kâğıt sesiydi. Ardından kumaş hışırtısı geldi ve biri hızlı hızlı nefes aldı.

Bu nefes bir yetişkinin nefesi değildi.

Az önce ikizlerin odasından masal kasetinin sesi geliyordu. Şimdi kulak verdim. Kaset hâlâ dönüyordu. Kadının sesi şehzadenin atına bindiğini anlatıyordu. Ama o odadan başka hiçbir ses gelmiyordu.

“Dilan?”

İçerideki nefes durdu.

“Dilan, aç kapıyı. Kızmayacağım.”

Bir süre bekledim. Sonra kilitte anahtarın döndüğünü duydum. Kapı aralandı.

Dilan eşikte duruyordu. Üstünde sabahki gecelik vardı. Saçındaki lastik kaymış, at kuyruğu bir yana düşmüştü. Kollarının arasında benim diploma dosyamı tutuyordu. Dosyayı göğsüne öyle bastırmıştı ki karton kenarlarından bükülmüştü.

Arkasında odanın içi görünüyordu. Dolabın kapağı açıktı. Çantam yere çekilmiş, fermuarı sonuna kadar açılmıştı. Tişörtlerim halının üstüne saçılmıştı. Yatağın önünde ise iki kâğıt duruyordu. Biri pembe renkli otobüs biletiydi. Öbürü sararmış, katları açılmış bir kâğıttı.

Dilan'ın yanından geçip odaya girdim. Diz çöktüm ve önce sarı kâğıdı aldım. Katlarını parmaklarım titreyerek yeniden kapattım ve pantolonumun cebine soktum. Biletin üstüne de elimi koydum. Ancak ondan sonra Dilan'a dönebildim.

Dilan beni izliyordu. Kızgın olduğumu sanıyordu. Kızgın değildim. Korkudan dizlerim titriyordu ve bunu ona göstermemek için yerden kalkmadım.

“Ne arıyordun?”

Dilan dosyayı biraz daha sıktı.

“Annemin kolyesini.”

“Hangi kolyeyi?”

“Mavi taşlı olanı. Annem onu hiç çıkarmazdı. Hastaneye giderken boynunda yoktu. Babaannem dedi ki…” Sustu. Dudaklarını büzdü. Ağlamamak için dişlerini sıktığını gördüm. Bunu yapan dört yaşında bir çocuk değil, kendi aynamdaki kızdı.

“Babaannen ne dedi?”

“Dedi ki o kız annenin yerini alacak.” Dilan başını kaldırdı ve bana dik dik baktı. “Yerini alacaksan eşyalarını da alırsın.”

Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Fahriye Hanım'ın bu cümleyi kimin yanında, hangi sesle söylediğini tahmin edebiliyordum. Dört yaşında bir çocuğun bu cümleyi gece boyunca yatağında nasıl evirip çevirdiğini de tahmin edebiliyordum.

Çantamı kendime doğru çektim. İçinde kalan her şeyi tek tek çıkarıp halının üstüne dizdim. İki tişört, bir pantolon, bir hırka, bir tarak ve içinde birkaç yüz lira kalmış eski bir çorap. Çorabı ters çevirip silkeledim. Paralar halının üstüne döküldü.

“Bak,” dedim. “Benim bu odada bu kadar eşyam var. Annenin kolyesi bunların arasında yok.”

Dilan halının üstündeki eşyalara baktı. Sonra çoraptan çıkan paralara baktı. Bir şey anlamaya çalışıyordu. Kendi annesinin dolapları ipek eşarplarla, altın kutularla doluydu. Benim bütün hayatım bir halının yarısına sığıyordu.

“Bu da ne?” diye sordu ve kollarının arasındaki dosyayı biraz gevşetti.

“Diplomam. Okulu bitirdiğimi gösteren kâğıt.”

“İçinde resmin var.”

“Evet.”

Dosyayı açtı ve diplomanın köşesindeki vesikalık fotoğrafa baktı. Fotoğraf iki yıl önce çekilmişti. Saçlarım kısaydı. Gülüyordum.

“Burada gülüyorsun,” dedi Dilan. Sonra yüzüme baktı. “Burada gülmüyorsun.”

Bu soruya cevap veremedim. Kapının eşiğinde bir gölge belirdi.

**BERTAN**

Çalışma odamda Siverek projesinin belediyeye sunulacak dosyasını üçüncü kez okuyordum ki koridorda bir kapının kolunun döndüğünü duydum. Sonra Avşin'in sesi geldi. Kime seslendiğini anlamadım ama sesindeki korku, okuduğum satırı yarıda bıraktırdı.

Koridora çıktığımda onun kapısı açıktı.

Avşin odanın ortasında, halının üstünde diz çökmüştü. Etrafına birkaç parça giysi ve birkaç yüz lira saçılmıştı. Dilan onun karşısında, elinde bir dosyayla duruyordu. Dolabın kapağı açıktı. Bir çanta yere devrilmişti.

Kızımın bu saatte, bu odada ne aradığını sormama gerek kalmadı. Avşin'in yüzü her şeyi anlatıyordu.

“Dilan.”

Kızım bana döndü. Elindeki dosyayı Avşin'e uzattı, sonra bana doğru yürüdü. Eşiğe gelince durdu ve başını kaldırdı.

“Annemin kolyesini aradım.”

“Bu odada mı?”

“Babaannem bu kız annemin yerini alacak dedi.”

Kızımın bunu bir suç ortağını ele verir gibi değil, kendini savunur gibi söylemesi beni daha da öfkelendirdi. Dilan'ı kucağıma aldım. Kollarını boynuma doladı ve yüzünü omzuma gömdü. Uykusu gelmişti ama gözlerini kapatmıyordu.

Avşin halının üstündeki eşyalarını topluyordu. Paraları çoraba geri doldurdu. Tişörtleri katlamadan çantaya bastırdı. Ellerinden biri sürekli pantolonunun sağ cebine gidiyordu. Cebin üstüne elini koyuyor, sonra çekiyor, sonra yeniden koyuyordu.

O hareketi bugün bir kez daha görmüştüm. Kahvenin önündeki masada, Cahit'in eli ceketinin iç cebine aynı telaşla gitmişti.

“Cebindeki ne?”

Avşin'in eli cebin üstünde dondu. Başını kaldırıp bana baktı.

“Okul belgem. Transkriptim.”

Yalan söylüyordu. Bunu anlamak için onu tanımama gerek yoktu. Birinin yalan söylediğini o kişinin gözlerinden değil, ellerinden anlardım. İnşaat işinde bunu erken öğrenirdin. Taşeron sana hakedişi anlatırken ellerine bakardın.

Bir şey daha soracaktım. Dilan omzumda kıpırdandı ve mırıldandı.

“Baba, uykum geldi.”

Avşin'e baktım. O da bana bakıyordu. Gözlerinde bu kez dünkü soru yoktu. Bir yalvarma vardı. Sorma diyordu.

Sormadım. Ama unutmadım da.

“Kapını kilitle,” dedim ve Dilan'ı kucağımda koridora taşıdım.

Kızların odasında kaset bitmişti. Delal yatağının ortasında, battaniyesini ayaklarıyla tekmelemiş, uyuyordu. Dilan'ı yatağına yatırdım ve battaniyesini çenesine kadar çektim. Saçındaki lastiği çıkarıp komodinin üstüne bıraktım.

“Annemin kolyesi nerede baba?”

Kolye Rojda'nın boynundan, o gece damda kopmuştu. Ertesi sabah avlunun taşları arasında bulmuştum. Mavi taşı çatlamıştı. Kolyeyi bir mendile sarıp çalışma odamdaki çekmeceye koymuştum. Kızlara söylememiştim. Annelerinin onu boynundan çıkarmadığını bildikleri için, kolyenin çatlak taşını görmelerini istememiştim.

“Bende,” dedim. “Annen gelince ona geri vereceğim.”

Dilan bir süre düşündü.

“O kız annemin yerini alacak mı?”

“Hayır.”

“Babaannem yalan mı söyledi?”

Kızımın gözlerine baktım. Bu evde dört yaşındaki bir çocuğa yalanı kimin öğrettiğini düşündüm.

“Babaannen yanlış söyledi,” dedim. “O kız burada kalacak. Ama kimsenin yerini almayacak. Annenin yeri annenin.”

Dilan bunu kabul etmiş gibi gözlerini kapattı. Ben ise yatağın kenarında, ikisinin nefesleri düzene girene kadar oturdum. Sonra kalktım ve annemin odasına gittim.

Kapıyı vurmadan açtım. Annem yatağın kenarında oturuyor, saçlarını çözüyordu. Babam pencerenin önündeki koltukta tespihini çeviriyordu. İkisi de bana döndü.

“Dilan'a ne söyledin?”

Annem elindeki tokayı komodinin üstüne bıraktı.

“Ne söylemişim?”

“O kız annenin yerini alacak demişsin. Dilan gece yarısı kızın odasına girmiş, çantasını karıştırmış. Annesinin kolyesini arıyormuş.”

Annem bir an durdu. Sonra omuzlarını silkti.

“Çocuk nasılsa öğrenecek. Erken öğrensin, alışsın.”

“Alışacak bir şey yok anne. Rojda'nın kızları onlar. Rojda yaşıyor.”

“Rojda hastanede yatıyor. Kızların başında başka bir kadın olacak. Bunu ne kadar geç söylersen o kadar zor alışırlar.”

“Bunu sen söylemeyeceksin.” Sesimi yükseltmedim ama annemin geri çekildiğini gördüm. “Kızlarıma ne söylenecekse ben söyleyeceğim. Bir daha onların kulağına böyle bir şey fısıldarsan, onları bu evden alır, kendi evime götürürüm.”

Babam tespihini bıraktı.

“Kendi evin burası Bertan.”

“Bu konakta iki kat var baba. Benim kızlarım burada huzur bulamazsa şehirde başka bir ev bulurum. Para benim, iş benim. Bunu ikimiz de biliyoruz.”

Babamın yüzü kasıldı. Annem ayağa kalktı ve aramıza girdi.

“Oğlum, sakin ol. Ben kızların iyiliği için…”

“Kızların iyiliğini ben düşünürüm.”

Annem ellerini önünde birleştirdi. Bir süre bana baktı. Sonra sesini değiştirdi. Az önceki kırgınlık gitmiş, yerine başka bir şey gelmişti.

“Peki oğlum,” dedi. “Sen düşün. Ama bir şeyi de düşün. O kızı bu eve neden getirdik? Kızlara bakıcı lazımsa bakıcı tutardık. Bir hizmetçinin kızına nikah kıydırmadık. Babanın soyu için, bu ocağın devamı için kıydırdık.”

Ne demek istediğini anladım. Babam da anladı. Tespihini yeniden eline aldı ve pencereye döndü. Bu konuşmanın annemle benim aramda kalması, onun işine geliyordu.

“Dün gece kızın kapısından döndün,” dedi annem. “Bilmiyorum sanma. Haşim gördü. Bütün gece divanhanede telefonun başında bekledin.”

“Dün gece ne olduğunu biliyorsun.”

“Biliyorum. Bir sarhoş telefon açtı diye nikahlı karının kapısından döndün.” Annem bana bir adım yaklaştı. “Bertan, o kız bu evde ne kadar uzun kalırsa, ağzı o kadar açılır. Hamile kalırsa kendini anne bilir, kendine yer bilir. Hamile kalmazsa bu evde ne işi olduğunu herkes sormaya başlar. Ben sormaya başlarım. Baban sormaya başlar. Urfa sormaya başlar.”

“Yeter.”

Odadan çıktım. Kapıyı arkamdan çarpmadım. Çarpsaydım annem bunun onun sözlerinin bende bir yere dokunduğuna dair bir işaret olduğunu bilirdi.

Ama dokunmuştu.

Koridorun sonundaki kapıya baktım. Kapının altından ışık sızıyordu. Avşin uyumamıştı. Cebinde, babasının bugün kahvede aradığı şeyle birlikte, odasında oturuyor olmalıydı.

O kapıya gitmedim. Çalışma odama döndüm, masanın başına oturdum ve sabaha kadar belediyeye sunulacak dosyanın üstünde çalıştım. Sabah ezanı okunduğunda dosya hazırdı. Ben ise annemin sözlerini hâlâ aklımdan çıkaramamıştım.

Sabah yedide şantiyedeydim.

Siverek yolundaki konut projesinin dört bloğu çıkmıştı. Beşinci bloğun temel betonu o hafta dökülecekti. Arabadan indiğimde şantiyenin her zamanki gürültüsü yoktu. Mikserler sahanın girişinde, motorları kapalı bekliyordu. İşçiler konteynerin önünde toplanmış, sigara içiyordu.

Kenan beni arabanın yanında karşıladı. Yüzü kireç gibiydi.

“Abi, iş durdu.”

“Kim durdurdu?”

“Belediyeden ekip geldi sabah altıda. Zemin etüdü raporunda usulsüzlük var dediler. Beşinci bloğun temelinin altındaki zemin raporu sahteymiş. İhbar gelmiş.”

“Ne ihbarı? O raporu Ankara'daki laboratuvar hazırladı. Ben kendim imzaladım.”

“Biliyorum abi. Ama adamlar tutanak tuttu, mühür vurdu. Yeni bir rapor gelene kadar beşinci blokta tek kürek toprak kaldırılmayacak.”

Konteynere yürüdüm. Kapının üstüne belediyenin kırmızı mühürlü kâğıdı yapıştırılmıştı. Kâğıdın üstündeki imzaya baktım. İmar müdürlüğünden Rıfat Bey'in imzasıydı. Rıfat Bey'le iki ay önce aynı sofrada yemek yemiştik. Bana hiçbir eksik olmadığını, projemizin şehrin en düzgün projesi olduğunu söylemişti.

“Bir şey daha var abi,” dedi Kenan arkamdan.

Döndüm.

“Kalıpçı Hüseyin Usta ekibini topladı, gitti. Demirci Zeki de gidiyor. İkisi de aynı gün başka işe başlıyormuş.”

“Hangi işe?”

Kenan cevap vermeden önce yere baktı.

“Aslan İnşaat'ın Karaköprü'deki projesine.”

Hüseyin Usta on yıldır benimle çalışıyordu. Babası da babamla çalışmıştı. Bir sabah, bir mühür vurulduğu gün, ekibini toplayıp gitmesi tesadüf olamazdı.

“Telefonunu aç Hüseyin'in.”

“Açmıyor abi. Sabahtan beri yedi kez aradım.”

Telefonumu cebimden çıkardım ve belediyeyi aradım. Rıfat Bey'in sekreteri, Rıfat Bey'in toplantıda olduğunu söyledi. Ne zaman çıkacağını bilmiyordu. Arabaya bindim. Kenan da yanıma bindi.

Belediye binasının önü kalabalıktı. Haftanın ilk günüydü ve imar müdürlüğünün koridoru dosya taşıyan mimarlarla, kâğıt bekleyen müteahhitlerle doluydu. Merdivenleri çıkıp Rıfat Bey'in odasının önüne gittim. Kapı kapalıydı. Sekreter beni görünce ayağa kalktı.

“Bertan Bey, Rıfat Bey toplantıda.”

“Kiminle?”

Sekreter cevap vermeden önce kapının ardından bir kahkaha yükseldi. Bir erkeğin kahkahasıydı. Kısa, keyifli bir kahkaha. Sonra kapı açıldı.

Önce Rıfat Bey çıktı. Beni görünce yüzü gerildi ve elini uzattı. Elini sıkmadım. Gözüm onun arkasından çıkan adamdaydı.

Nevzat Aslan değildi. Nevzat elli yaşlarında, göbekli, gümüş saçlı bir adamdı. Kapıdan çıkan adam ise otuzlarının başındaydı. Uzun boylu, zayıf, kirli sakallıydı. Üstünde açık renk bir takım elbise vardı. Elinde bir dosya tutuyordu. Onu daha önce Nevzat'ın yanında, bir iki düğünde, bir iki ihale salonunda görmüştüm. Nevzat'ın kız kardeşinin oğluydu. Adı Ferhat'tı.

Ferhat beni görünce durdu. Önce şaşırdı, sonra yüzüne bir gülümseme yayıldı.

“Bertan Bey,” dedi. “Ne güzel tesadüf.”

Rıfat Bey bir şey söyleyecekti. Ferhat elini onun omzuna koydu ve onu susturdu. Sonra bana doğru bir adım attı. Gülümsemesi genişledi ve dudaklarının arasından kısa, keyifli bir kahkaha döküldü.

Bu kahkahayı iki gece önce, divanhanede, babamın elinden aldığım ahizede duymuştum.

Uygulamada reklamsız oku