MyStoryBölüm 3 / 8

Bölüm 3 / 8

Avşin 2

**AVŞİN**

Gölgenin kime ait olduğunu görmeden önce kâğıdı katladım ve hırkamın koluna soktum. Elim bunu benden önce yaptı. Babamın evinde büyüyen bir kız, saklanması gereken şeyi düşünmeden saklamayı öğrenirdi.

Kapı yavaşça açıldı. Eşikte Bertan Koroğlu duruyordu.

Kilerin tavanı alçaktı ve içeri girebilmek için başını eğmesi gerekti. Girmedi. Kapının pervazına tutundu ve orada kaldı. Ampulün ışığı yüzündeki çiziklerin üstüne düşüyordu.

“Seninle konuşmam lazım,” dedi.

Elimdeki bezi rafın kenarına bıraktım. Ne yapacağımı bilemediğim için ellerimi önümde birleştirdim. Kolumdaki kâğıdın kenarı bileğime batıyordu.

“Buyurun.”

Bir süre bir şey söylemedi. Sanki ne soracağına orada, kapının eşiğinde karar veriyordu.

“Bu nikaha rızan var mı?”

Bu soruyu bana üç gündür kimse sormamıştı. Annem sormamıştı çünkü cevabı biliyordu. Babam sormamıştı çünkü cevabın onun için bir önemi yoktu. Şimdi bu soruyu, beni alan adamın kendisi soruyordu ve ben bunun bir lütuf mu yoksa bir sınav mı olduğunu anlayamıyordum.

Hayır desem ne olurdu? Bertan Bey beni kapıya mı çıkarırdı? Çıkarırsa babam parayı geri verir miydi? O parayı çoktan yemiş olduğunu ikimiz de biliyorduk. Parayı geri veremeyen bir adamın bir sonraki adımını ise yalnızca ben biliyordum.

Zelal'in çenesini tutan parmakları düşündüm.

“Var,” dedim.

Bertan Bey'in gözleri yüzümde dolaştı. Yalan söylediğimi anladığını sandım. Belki de anlamıştı. Ama bir şey demedi.

“Bileğindeki morluğu baban mı yaptı?”

“Düştüm demiştim.”

“Duydum.” Pervazdan elini çekti. “Bu evde kimse sana el kaldırmayacak. Bunu bil.”

Bunu söyleyip gitti. Ayak sesleri koridorda kayboldu. Ben ise yerimden kıpırdayamadım. El kaldırmayacak demişti. Ama söz vermek, beni buraya getirenin kim olduğunu değiştirmiyordu.

Kolumdaki kâğıdı çıkarıp yeniden açtım. Alacaklının adına bir kez daha baktım. Az önce okuduğumda yanlış görmüş olabileceğimi umuyordum. Yanlış görmemiştim.

Kâğıdı küçük bir kare olacak şekilde katladım. Çantamı kilerin köşesine bırakmıştım. Fermuarını açtım, diplomamı içinde durduğu dosyadan çıkardım. Gaziantep biletini senetle birlikte diplomanın arkasına yerleştirdim ve dosyayı yeniden kapattım. İkisi de beni bir yere götürecek kâğıtlardı. Biri gidemediğim yere, öbürü ise henüz bilmediğim bir yere.

Kileri akşama kadar temizledim. Rafları indirdim, tozlarını aldım, bulgur çuvallarının altına yeni naylon serdim. Salça kavanozlarının üstüne yapılış tarihlerini yazan etiketler vardı. Çoğu annemin el yazısıydı. Bir kavanozun üstünde, annemin yazısının altında benim yazım vardı. İki yaz önce annemle birlikte biber kaynatmaya gelmiştim. O gün Fahriye Hanım bana bir tabak dolma vermiş, “Annene çek kızım, eli çabuk olsun” demişti. Ben de o tabağı eve götürüp Zelal'le Rüzgâr'a bölüştürmüştüm.

Kavanozu yerine koydum. Etiketi duvara doğru çevirdim.

Öğleden sonra Fahriye Hanım kilerin kapısında belirdi. Raflara tek tek baktı, parmağını rafın kenarında gezdirdi. Parmağının ucuna bir şey bulaşmadığını görünce yüzünde hayal kırıklığına benzer bir şey belirdi.

“Mercimekleri neden alt rafa koydun?”

“Bulgurlar daha çok kullanılıyor dedi annem. Elinin altında olsun diye üste koydum.”

“Bu evde neyin nereye konacağına annen karar vermez,” dedi. “Ben karar veririm.”

Mercimek çuvallarını yeniden üst rafa kaldırdım. Çuvallar ağırdı ve kollarım titredi. Fahriye Hanım beni izledi. İşim bitince arkasını dönüp gitti.

Elimdeki tozu silerken onun gözlerine bakmamaya çalıştığımı fark ettim. Bunun nedenini kendime bile söylemek istemiyordum.

Akşam ezanına bir saat kala annem beni mutfağın yanındaki küçük odaya götürdü. Orası annemin üstünü değiştirdiği, öğlen yarım saat dinlendiği odaydı. Bir divan, bir dolap ve duvarda eski bir ayna vardı.

Annem dolabın içinden bir bohça çıkardı. Bohçanın içinde beyaz bir elbise vardı. Yeni değildi ama temizdi, ütülüydü. Yakasında ve kollarında ince dantel vardı.

“Kimin bu?”

“Benim,” dedi annem. “Babanla evlendiğimde giydiğim.”

Elbiseyi elime aldım. Annem bu elbiseyi on dokuz yıl saklamıştı. Babamın sattığı her şeyden, o eve gelen her haciz memurundan, her taşınmadan kurtarmıştı.

“Giymeyeceğim,” dedim.

“Kızım…”

“Senin gelinliğinle bu eve girmem anne. Sen o gelinlikle babamın evine girdin. Ne oldu?”

Annem bir şey söylemedi. Elbiseyi elimden aldı, yavaşça katladı ve bohçaya geri koydu. Ellerinin titrediğini gördüm. Söylediğime pişman oldum ama geri almadım.

Annem dolaptan bu kez sade, açık mavi bir elbise çıkardı. Bunu da daha önce görmüştüm. Bayramlarda giyerdi.

“O zaman bunu giy,” dedi.

Bunu giydim. Annem saçlarımı taradı ve ördü. Beyaz bir tülbent örttü. Aynada kendime baktım. Bileğimdeki morluk elbisenin kolundan görünüyordu. Annem kolu biraz aşağı çekti.

“Kına yakmadılar,” dedim.

Annem başını eğdi.

“Fahriye Hanım istemedi. Kına gecesi düğün işidir dedi. Bu düğün değil dedi.”

Ellerime baktım. Kilerdeki çamaşır suyundan avuçlarım kızarmıştı. Tırnaklarımın kenarları soyulmuştu. Mahallede kuma giden kızların bile elinde kına olurdu.

Annem avuçlarımı avuçlarının içine aldı. Kendi ellerine baktım. Annemin parmaklarının ucu her zaman turuncuya çalardı. Yıllardır kına yakmazdı ama soğan doğramaktan, salça kaynatmaktan parmakları o renge boyanmıştı.

“Anne,” dedim. “Babam on iki yıl önce birine borçlandı mı?”

Annemin elleri ellerimin üstünde dondu.

“Kim söyledi sana?”

“Kimse söylemedi. Soruyorum.”

Annem yüzüme baktı. Bir şey bildiği belliydi. Ağzını açtı. Tam o anda kapının önünden bir ses geldi.

“Ayşe!”

Fahriye Hanım'ın sesiydi. Annem ellerimi bıraktı ve ayağa kalktı. Gözlerini silip kapıya yürüdü.

“Babanın borcunu sen düşünme,” dedi kapıyı açmadan önce. “O borç senin borcun değil.”

Kapıyı açıp çıktı. Ben odada tek başıma kaldım ve annemin son cümlesinin bir teselli mi yoksa bir uyarı mı olduğunu düşündüm.

**BERTAN**

Kilerin kapısından ayrıldığımda o kızın bana hayır demesini beklemiştim.

Merdivenleri çıkarken bunu kendime itiraf ettim. Ona soruyu sorarken içimden bir parça, onun başını kaldırıp bu evden gitmek istediğini söylemesini istemişti. O zaman babamın karşısına çıkıp “Kızın rızası yok” diyecektim. Babasına verilen para benim cebimden çıkmamıştı ama gerekirse o parayı ben öderdim. Kızları için başka bir yol bulurdum. Bu nikah olmazdı ve ben hiçbir şey kaybetmemiş olurdum.

“Var,” demişti.

Bunu söylerken gözlerini kaldırmamıştı. Bileğindeki morluğu örtmeye çalışırken elleri titremişti. O “var” kelimesinin arkasında ne olduğunu tahmin edebiliyordum. Tahmin etmek yetmezdi. Bilmek için daha fazla sormam gerekirdi.

Sormadım. İkinci kez sormadım.

Çalışma odama girdim ve kapıyı kapattım. Masanın üstünde Siverek projesinin hakediş dosyaları duruyordu. Bir tanesini açtım, sonra kapattım. Telefonu elime aldım ve kliniği aradım.

Hemşire telefonu açtı. Kendimi tanıttım.

“Rojda Hanım bugün sakin Bertan Bey,” dedi. “Öğlen yemeğini yedi. Sizinle konuşmak ister mi bilmiyorum ama sorayım.”

Bekledim. Telefonun öbür ucunda kapı sesleri, uzaktan bir televizyonun sesi geliyordu. Sonra hemşirenin sesi yeniden duyuldu.

“Bağlıyorum.”

Bir süre hiçbir ses gelmedi. Sonra Rojda'nın nefes alışını duydum.

“Rojda.”

“Kızlar üşüyor mu?”

Sesi yavaştı. İlaçların sesiydi bu, onun sesi değildi.

“Üşümüyorlar. Ağustostayız.”

“Ağustos mu?” Bir süre sustu. “Ben burada kaç gündür kalıyorum?”

“Kırk üç gündür.”

“Kırk üç.” Kelimeyi ağzında tartıyormuş gibi tekrarladı. “Sen kırk üç gündür gelmedin.”

“Geldim. Üç kez geldim. Sen uyuyordun.”

“Uyuyordum,” dedi. Sonra sesi değişti. “Bertan, beni buradan çıkar. Bunlar beni zehirliyor. Yemeğe bir şey koyuyorlar. Ben gördüm.”

“Kimse seni zehirlemiyor Rojda.”

“Sen de onlardansın,” dedi ve telefonu kapattı.

Telefonu masanın üstüne bıraktım. Selim Bey her görüşmede, Rojda'nın kendisine zarar verildiğine dair inançlarının hastalığın bir parçası olduğunu söylüyordu. Ona inanıyordum. İnanmak zorundaydım.

Bu gece karımın kırk üç gündür yattığı hastane odasından iki saat uzakta başka bir kadınla nikah kıyacaktım. Bunu Rojda'ya söylemedim. Hiçbir zaman söyleyebilir miyim, onu da bilmiyordum.

Akşam yemeğini kızlarla yedim. Annem nikah hazırlığıyla meşgul olduğu için sofrayı Ayşe Hanım kurmuştu. Ayşe Hanım'ın gözleri şişti ve bana hiç bakmadı. Dilan çorbasını bitirmedi. Delal ekmeğini parçalara ayırıp tabağının kenarına dizdi.

“Bu akşam misafir mi var?” diye sordu Delal. “Babaannem yeşil elbisesini giydi.”

“Molla Reşit amca gelecek.”

“Annem için dua etmeye mi?”

Bir an cevap veremedim.

“Evet,” dedim sonunda. “Annen için de dua edecek.”

Delal bu cevaptan memnun kaldı ve ekmeğini yemeye başladı. Dilan ise bana baktı. Dilan dört yaşındaydı ama bazen bana yetişkin bir kadının gözleriyle bakıyordu. Annesinden kalan tek şey o bakıştı.

Yemekten sonra ikisini de yatırdım. Delal masal istedi. Yarısını anlattım, yarısında uyudu. Dilan ise gözleri tavanda uzun süre uyanık kaldı. Sonunda o da uyudu. Kızların kapısını yarıya kadar kapattım ve koridorun lambasını yanık bıraktım.

Akşam namazından sonra Molla Reşit geldi. Babam onu divanhanede karşıladı. Haşim ile amcamın oğlu Kenan şahit olacaktı. Kenan beni kapıda gördüğünde kolumdan tuttu ve kenara çekti.

“Abi, emin misin?”

“Babam emin.”

“Ben seni sordum.”

Kenan benden iki yaş küçüktü. Şirkette şantiyelerin işlerini o yürütüyordu. Bana böyle bir soru sorabilecek kadar yakın olan tek kişiydi.

“İçeri gir Kenan,” dedim.

Kenan bir şey daha diyecekti, sonra vazgeçti ve divanhaneye girdi.

Dış kapının zili çaldı. Haşim kapıyı açmaya gitti. Avludan bir adamın sesi geldi. Yüksek, fazla neşeli bir sesti. Kim olduğunu görmeden anladım.

Cahit divanhanenin kapısında belirdi. Öğlen gördüğüm gömlek üstündeydi ama yakası açılmıştı. Ayakkabılarının burnu tozluydu. Yanımdan geçerken üstünden rakı kokusu yayıldı.

“Ağam,” dedi babama ve elini öpmeye eğildi.

Babam elini çekmedi ama yüzü kasıldı. Cahit doğruldu ve odanın köşesindeki mindere kuruldu. Ona baktım. Bu adamın kızının vekili olarak bu odada bulunması gerekiyordu. Töre böyleydi, din böyleydi. Kızın velisi olmadan nikah kıyılmazdı. Bu adam o kızın bileğini morartmıştı, bu odaya rakı içip gelmişti ve şimdi kızının adına söz verecekti.

Haşim'e döndüm.

“Ayşe Hanım'a söyle. Kızı getirsin.”

Birkaç dakika sonra kapı açıldı. Önce Ayşe Hanım girdi. Arkasında kız vardı.

Açık mavi bir elbise giymişti. Başına beyaz bir tülbent örtülmüştü. Saçları örülmüş, tülbentin altından sırtına inmişti. Odaya girdiğinde gözleri önce babasını buldu. Babası ona sırıttı. Kızın yüzünde hiçbir şey değişmedi ama omuzlarının gerildiğini gördüm.

Annem kıza minderi gösterdi. Kız minderin ucuna oturdu ve ellerini dizlerinin üstüne koydu.

Ellerine baktım.

Kış akşamı mutfakta gördüğüm o mürekkep lekeli eller değildi bunlar. Avuçları kızarmış, parmaklarının kenarları soyulmuştu. Kilerde bütün gün çamaşır suyuyla çalışmıştı. Ellerinde kına yoktu.

Anneme baktım. Annem bakışımı fark etti ve başını başka yöne çevirdi.

Molla Reşit dua okudu. Sonra kıza döndü.

“Kızım, adın?”

“Avşin.”

Sesi kısıktı. Molla Reşit duymadı ve yeniden sordu. Kız bu kez daha yüksek söyledi.

“Avşin.”

Adını o güne kadar bilmiyordum. Annem de babam da ondan “Ayşe'nin kızı” diye bahsetmişti. Ben de kafamda ona öyle demiştim. Avşin. Zazaca bir isimdi. Ne anlama geldiğini bilmiyordum.

Molla Reşit mehri sordu.

Bu sorunun cevabını ne babam ne annem düşünmüştü. Bunu yüzlerinden anladım. Cahit ağzını açtı. Para isteyecekti, bunu da yüzünden anladım. Annem ondan önce davrandı.

“Bir bilezik.”

Molla Reşit kıza baktı. Mehir kızın hakkıydı ve kızın onayı gerekiyordu.

“Kızım, mehrin bir bilezik olsun mu?”

Avşin önce anneme, sonra benim anneme baktı. Bir şey söylemek istedi gibi geldi bana. Dudakları kıpırdadı. Sonra başını eğdi.

“Olsun.”

Molla Reşit üç kez sordu. Kız üç kez “Kabul ettim” dedi. Benim üç kez “Kabul ettim” dediğimi Molla Reşit'in dua okumaya başlamasından anladım. Kendi sesimi duymamıştım.

Dua bitti. Haşim ile Kenan elimi sıktı. Cahit ayağa kalktı, babamın elini yeniden öptü ve kızına doğru yürüdü. Avşin'in önünde durdu. Elini kızın başına koydu.

“Hayırlı olsun kızım,” dedi. “Bak sen de hanım oldun.”

Avşin başını kıpırdatmadı. Cahit'in eli onun başının üstünde kaldıkça kızın sırtının giderek daha çok dikleştiğini gördüm. Sanki babasının elini başından atmak için bütün bedenini kullanıyordu ama yerinden kımıldamıyordu.

“Yeter,” dedim.

Herkes bana döndü. Cahit elini çekti.

“Haşim, Cahit Efendi'yi kapıya kadar geçir.”

Cahit bir şey söyleyecek oldu. Babam ona baktı. Cahit sustu, sırıttı ve Haşim'in peşinden çıktı.

Avşin başını kaldırdı ve ilk kez bana baktı. Gözlerinde teşekkür yoktu. Bir soru vardı. Neden diye soruyordu.

Ben de bilmiyordum.

**AVŞİN**

Beni ikinci kattaki koridorun sonundaki odaya götürdüler.

Annem merdiven başında durdu. Daha yukarı çıkmasına izin verilmediğini, Fahriye Hanım'ın onu bakışıyla durdurduğunu gördüm. Annem bana elini uzattı. Tutmak için geri döndüm ama Fahriye Hanım'ın sesi araya girdi.

“Ayşe, mutfakta bulaşık bekliyor.”

Annem elini indirdi. Merdivenden aşağı indi. Bir kez bile arkasına bakmadı. Bakarsa ağlayacağını biliyordum.

Fahriye Hanım odanın kapısını açtı ve kenara çekildi.

Oda büyüktü. Pencereleri avluya bakıyordu. Bir karyola, bir dolap ve bir şifonyer vardı. Şifonyerin üstünde boş bir vazo duruyordu. Yatağın örtüsü yeniydi, hâlâ katlandığı yerlerden izler taşıyordu. Odada kimsenin yaşamadığı belliydi.

“Burası misafir odasıydı,” dedi Fahriye Hanım. “Bertan'ın odası koridorun öbür ucunda. Orası Rojda'nın da odası. Sen oraya girmeyeceksin.”

“Peki.”

“Sabah altıda mutfakta olacaksın. Annen sana ne yapacağını söyler. Kızlara karışmayacaksın. Kızların bakımını ben ayarlıyorum. Sen sana söyleneni yapacaksın.”

Başımı salladım.

Fahriye Hanım kapıdan çıkmadan önce durdu. Bana döndü ve bir süre yüzüme baktı.

“Bu evde rahat edersin Avşin,” dedi. “Yeter ki ağzını kapalı tut. Ne görürsen ne duyarsan.”

Bunu bir tehdit gibi söylemedi. Daha kötüsü, bunu bir öğüt gibi söyledi. Sonra kapıyı kapattı.

Yatağın ucuna oturdum. Tülbentimi çıkardım ve kucağıma koydum. Saçlarımdaki örgüyü çözmedim. Annem örmüştü ve onu çözersem o odada annemden hiçbir şey kalmayacaktı.

Fahriye Hanım'ın son cümlesini düşündüm. Ne görürsen ne duyarsan.

Çantamı dolabın dibine koymuştum. Kalkıp çantayı açtım. Diploma dosyasını çıkardım. Senet hâlâ oradaydı. Katlarını açmadan elimde tuttum. İçinde ne yazdığını biliyordum. Bir kez daha okumama gerek yoktu.

Annem o borç senin borcun değil demişti. Ama ben o borcun bu gece benim üstümden ödendiğini düşünmeden edemiyordum.

Senedi diplomanın arkasına geri koydum ve dosyayı çantanın en dibine itip üstüne tişörtlerimi yerleştirdim.

Koridorda ayak sesleri duydum. Bunlar ağır adımlardı. Bir kadının adımları değildi.

Yatağın kenarına geri oturdum ve ellerimi dizlerimin üstünde birleştirdim. Annem bu geceyi bana anlatmamıştı. Anlatmaya başlamış, sonra yüzü kızarmış ve “Kocana karşı gelme kızım” demekle yetinmişti. Mahalledeki kızlardan duyduklarımı biliyordum. O kadarını bilmek, bilmemekten daha korkutucuydu.

Adımlar kapımın önünde durdu.

Nefesimi tuttum. Kapının kolunun dönmesini bekledim. Dönmedi.

Bir süre hiçbir şey olmadı. Kapının altındaki aralıktan koridorun ışığını ve iki ayakkabının gölgesini görüyordum. Gölgeler kıpırdamıyordu.

Sonra aşağıdan bir telefon çaldı. Konağın sabit telefonuydu. Sesi koridorun taş duvarlarında yankılandı. Biri açtı. Telefon sustu.

Gölgeler kapının önünde biraz daha kaldı. Sonra aşağı katta bir kapı çarptı ve Zülküf Ağa'nın sesi geldi. Bağırmıyordu ama sesi öyle sertti ki kelimeleri buradan bile ayırt edebiliyordum.

“Kim verdi sana bu numarayı?”

Kapının önündeki gölgeler hızla uzaklaştı. Adımlar merdivene doğru gitti ve aşağı indi.

Yatağın kenarında kıpırdamadan oturdum. Göğsümde bir şey gevşedi ve bunun rahatlama olduğunu anlamak bana zaman aldı. Ardından utandım. Kocam diye bir adamın kapımdan dönmesine sevinmiştim. Bu evdeki ilk gecemde bu, bana verilmiş ilk iyilikti ve onu bana veren bir telefondu.

**BERTAN**

Avşin'in kapısının önünde ne kadar durduğumu bilmiyorum.

Kolu tutmak için elimi uzatmıştım. Elimi geri çektim ve yeniden uzattım. Bunu yapmam gerekiyordu. Babamın, annemin, bu evin benden beklediği buydu. Bu nikah bir erkek evlat için kıyılmıştı. Bunu kendime söylemekten kaçınmayacaktım.

Ama o kızın, divanhanede babasının eli başındayken dikleşen sırtını düşündüm. Ellerindeki kızarıklığı düşündüm. “Var” derken yere eğdiği gözlerini düşündüm.

Bir de kırk üç gündür bir hastane odasında yatan karımı düşündüm. Telefonda bana “Sen de onlardansın” demişti.

Telefon tam o anda çaldı.

Aşağı indiğimde babam divanhanenin ortasında duruyordu. Ahizeyi elinde tutuyordu ve yüzü bembeyazdı. Babamı hayatım boyunca hiç böyle görmemiştim. Annem kapının yanında, elini ağzına kapatmış bekliyordu.

“Kim o baba?”

Babam bana baktı ama beni gördüğünden emin değildim.

“Kim verdi sana bu numarayı?” dedi ahizeye bir kez daha.

Karşı taraf bir şey söyledi. Babamın parmakları ahizenin üstünde beyazlaştı.

“Böyle bir şey olmadı,” dedi babam. “O adam yalan söylüyor.”

Babamın yanına gittim ve elimi uzattım. Babam ahizeyi vermek istemedi. Bileğini tuttum. Babam bir an direndi, sonra parmaklarını gevşetti.

Ahizeyi kulağıma götürdüm.

Önce hiçbir şey duyamadım. Hattın öbür ucunda bir yerde müzik çalıyordu. Kalabalık bir yerdi. Bardak sesleri vardı. Sonra bir adamın nefes alışını duydum.

“Kimsin?” dedim.

Adam güldü. Kısa, keyifli bir gülüştü. Bu gülüşü bir yerden tanıyordum ama nereden olduğunu çıkaramadım.

“Bertan Bey,” dedi. “Gelin hayırlı olsun. Ama yanlış kapıya getirmişler.”

“Ne demek istiyorsun?”

“Babasına sor. Ya da daha iyisi, kendi babana sor. Kızın babası o kızı bu gece size ilk kez satmadı.”

Annemin arkamda nefesini tuttuğunu duydum. Babam tespihini avucunda sıkıyordu.

“Adını söyle,” dedim.

Adam yine güldü.

“Adımı yakında öğrenirsin. Şimdilik bir şeyi bil. O kız bizim malımız.”

Hat kesildi.

Uygulamada reklamsız oku