Bölüm 2 / 43
Elif 2
ELİF
Akşamüstü pencereden bir fısıltı geldi.
"Abla! Abla!"
Gelen Zehra'ydı. Parmaklıkların arasından bir parça ekmek uzatıyordu. Ekmeğin arasında biraz peynir vardı.
"Zehra, git buradan! Babam görürse..."
"Görmez abla. Kahvede. Al hadi."
Ekmeği aldım. Elim titriyordu. Bir lokma ısırdım. Ömrümde yediğim en güzel şeydi. Zehra'nın gözleri doldu.
"Abla, ne olur kabul et. Babam seni öldürecek."
"Zehra..."
"Dün gece annemi yine dövdü. Senin yüzünden diye. Hamza korkudan altına kaçırdı."
Ekmek boğazımda düğümlendi.
O sırada avlunun kapısı açıldı. Babamın ayak sesleri taşların üstünde yankılandı. Zehra olduğu yerde donup kaldı.
"Sen orada ne yapıyorsun?"
Babam Zehra'yı kolundan yakaladı. Elimdeki ekmeği gördü. Yüzü kıpkırmızı oldu.
"Kim verdi sana bu ekmeği?"
"Ben kendim aldım baba," dedi Zehra. "Annemin haberi yok."
Babam Zehra'yı yukarı sürükledi. Biraz sonra annemin çığlığını duydum. Sonra bir şangırtı. Sonra Hamza'nın ağlaması.
Parmaklıklara yapıştım.
"Baba! Onlara dokunma! Baba!"
Kimse cevap vermedi. Yukarıdan sadece ağlama sesleri geliyordu. Ekmeği yere bıraktım. Bir daha ağzıma koyamadım.
Üçüncü gün başım dönüyordu. Ayağa kalkınca gözlerim kararıyordu. Babam sabah kapının önüne bir tas su bırakmıştı. Suyu yavaş yavaş içtim. Biterse bir daha gelmeyecek gibi geliyordu.
Ambarın duvarında dedemin kazıdığı bir yazı vardı. Çocukken annem okumuştu bana: "Bereket sabırdadır." Dedem bu yazıyı kazırken torununun burada aç bırakılacağını hiç düşünmüş müydü?
Öğleden sonra yukarıda bir tartışma başladı. Bu sefer babamın karşısında başka bir ses vardı. Titreyen ama yükselen bir ses.
Yusuf'un sesi.
Yusuf on beş yaşındaydı. Sessiz bir çocuktu. Kitaplarını sever, kimseyle kavga etmezdi.
"Ablamı çıkar baba! Yeter artık!"
"Sen kime ses yükseltiyorsun lan?"
"Ablam açlıktan ölecek! Ben polise gideceğim!"
Kalbim durdu. Yusuf'u susturmak istedim ama sesim çıkmıyordu.
Bir şaplak sesi geldi. Sonra kemer tokasının şakırtısı. Babam kemerini çıkarmıştı. Bu sesi hepimiz çok iyi bilirdik.
"Polise mi gideceksin? Al sana polis! Al!"
Her vuruşta Yusuf'un inlemesi geliyordu. Annem yalvarıyordu. Zehra çığlık atıyordu.
Parmaklıkları sarstım. Ellerim kanayana kadar sarstım.
"Baba! Tamam! Tamam baba, kabul ediyorum! Yusuf'a dokunma! Kabul ediyorum!"
Sesler kesildi.
Bir süre sonra ambarın kapısında ayak sesleri duydum. Kilit açıldı. Sürgü çekildi. Kapı gıcırdayarak açıldı.
Babam eşikte duruyordu. Elinde kemeri vardı. Kemerin tokasında kan vardı.
"Ne dedin?"
Ayağa kalktım. Dizlerim titriyordu ama kalktım.
"Kabul ediyorum dedim baba. Gideceğim. Kuma olacağım. Ama bir daha Yusuf'a, Zehra'ya, Hamza'ya ve anneme elini kaldırmayacaksın."
Babam yüzüme baktı. Gözlerinde bir şey kımıldadı. Utanç mıydı, yoksa sadece rahatlama mı? Bilmiyorum.
"Akıllı kız," dedi. "Ben senin iyiliğini istiyorum. Yalıda yaşayacaksın. İstanbul'da. Ne eksiğin olacak?"
Cevap vermedim. Yanından geçtim. Merdivenleri tek tek çıktım. Her basamakta çocukluğumdan biraz daha bıraktım.
Yukarıda annem beni karşıladı. Bana sarıldı. Ben de ona sarıldım. İkimiz de konuşmadık.
Yusuf sedirde yatıyordu. Sırtında kırmızı izler vardı. Burnundan kan sızmıştı. Yanına diz çöktüm.
"Neden yaptın bunu deli oğlan?"
Yusuf gözlerini açtı. Gülümsemeye çalıştı.
"Sen de benim için yapardın abla."
"Yaptım zaten."
Yusuf'un gözlerinden yaşlar süzüldü.
"Abla, gitme. Ben büyüyünce çalışırım. Borcu ben öderim."
Saçlarını okşadım.
"Sen büyüyünce okuyacaksın Yusuf. Benim okuyamadığım okulları sen okuyacaksın. Söz ver."
"Abla..."
"Söz ver dedim."
"Söz."
O akşam annem beni hamama soktu. Taş kurnadan sıcak suyu dökerken bir yandan da ağladı. Sırtımdaki morluklara sabunlu bezle dokunurken eli titriyordu.
"Kızım, beni affet."
"Senin suçun yok ana."
"Var. Seni koruyamadım. Bir ana evladını koruyamazsa neye yarar?"
Döndüm ve ona baktım. Yüzünde bir ömrün yorgunluğu vardı.
"Ana, sen bize sabretmeyi öğrettin. Ben de sabredeceğim."
"Sabır her şey değil kızım. Ben sabrettim de ne oldu?"
Sustum. Çünkü annem haklıydı.
Gece Zehra yatağıma sokuldu. Küçükken de böyle yapardı. Kollarını boynuma doladı.
"Abla, İstanbul'da deniz varmış. Bana deniz kabuğu yollar mısın?"
"Yollarım."
"Bir de fotoğraf çek. Denizin fotoğrafını."
"Çekerim."
"Abla, o adam iyi biri mi?"
Bilmiyordum. Adını bile bilmiyordum. Sadece bir soyadı biliyordum: Kaplan. Bir de evli olduğunu.
"Bilmiyorum Zehra. İnşallah iyidir."
Zehra uyudu. Ben pencereden dışarı baktım. Ova karanlıktı. Uzakta sınırın ışıkları titreşiyordu.
Ertesi sabah Hatice Teyze geldi. Elinde bir kutu lokum vardı. Babam onu kapıda güler yüzle karşıladı.
"Kız razı oldu Hatice Bacı. Haberini ver hanımına."
Hatice Teyze bana baktı. Yüzümdeki morluklara, patlamış dudağıma baktı. Hiçbir şey söylemedi. Sadece başını salladı.
"Hayırlı olsun," dedi. "Allah mesut etsin."
Mesut.
O kelimeye güldüm. Sessizce, içimden güldüm. Sonra odama gittim ve dantel sepetimi açtım. İçinde yarım kalmış bir yatak örtüsü vardı. Çeyizim için başlamıştım. Bir gün sevdiğim biriyle evleneceğimi düşünerek.
İğneyi aldım. Kaldığım yerden devam ettim.
Bu örtüyü bitirmem gerekiyordu. Çünkü bundan sonra hiçbir şeyi yarım bırakmayacaktım.