Bölüm 5 / 43
Elif 5
ELİF
Kına gecesinde annem ağlamadı. Bütün mahalle ağladı ama annem ağlamadı.
Avlumuz o akşam kadınlarla dolmuştu. Komşular, akrabalar, uzaktan tanıdıklar... Kimi gerçekten benim için gelmişti. Kimi ise İstanbullu zenginlerin kuma aldığı kızı görmek için.
Kırmızı bir bindallı giymiştim. Başımda kırmızı bir duvak vardı. Avlunun ortasında bir sandalyede oturuyordum. Etrafımda kadınlar ellerinde mumlarla dönüyor, kına türküleri söylüyordu.
Çocukluk arkadaşım Rojda elimi avucuna aldı. Kınayı yayarken parmakları titriyordu.
"Elif, avucunu kapatma," dedi. "Önce damat tarafı altın koyacak."
"Koysunlar. Ne kadar koysalar az."
Rojda başını eğdi. Gözünden bir damla yaş avucuma düştü. Kınaya karıştı.
Nezahat Hanım ortaya çıktı. Avucuma bir çeyrek değil, kocaman bir Reşat altını bıraktı. Kadınlar arasında bir uğultu yükseldi.
"Maşallah! Kaplanlar cömertmiş."
"Cömert olsunlar tabii. Koyun değil, kız alıyorlar."
"Kuma alıyorlar kuma. İnsan kızını kumalığa verir mi?"
"Abdülkadir'in borcu boğazına kadarmış. Kızını verip kurtuldu."
Bu fısıltıları duymamak imkânsızdı. Duymazdan geldim. Başımı dik tuttum. Annemden öğrendiğim tek şey buydu.
Kına yakılırken kadınlar ağıda benzeyen bir türkü söyledi. Türkü, gurbete giden bir gelini anlatıyordu. Zehra köşede hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Hamza ne olduğunu anlamadan onun kucağında uyuyakalmıştı.
Annem ise sadece bakıyordu. Gözleri kupkuruydu. Gece bitince herkes dağıldı. Annem beni odama götürdü. Kapıyı kapattı. Sonra dizlerinin üstüne çöktü ve elimi tuttu. Kınalı avucumu öptü. Annem o zaman ağladı. Sessizce, omuzları sarsılarak ağladı.
"Bu kına senin elinde bir hafta durur," dedi. "Ama bu ev senin kalbinde ömür boyu durur kızım. Unutma. Ne olursa olsun, burası senin evin."
"Unutmam ana."
"Bir de... Kendini koru. O kadının yanında kendini koru."
"Hangi kadının ana?"
"İlk karısının. Bir kadın kocasını başkasıyla paylaşmaya razı oluyorsa ya çok büyük bir kalbi vardır ya da çok büyük bir hesabı."
O sözü o gece anlamadım. Ama aklımın bir köşesine yazdım.
Düğün ertesi gün Kasr-ı Zümrüt Konağı'nda yapıldı. Kaplanlar konağı bir haftalığına kiralamıştı. Avlu ışıklarla süslenmişti. Davullar, zurnalar çalıyordu. Mardin'in bütün eşrafı oradaydı. Kemal Bey, memleketine zengin olarak döndüğünü bütün şehre göstermek istiyordu.
İmam nikâhı öğleden sonra konağın küçük bir odasında kıyıldı. Hoca Efendi duasını okudu. Bana üç kere sordu. Üçünde de "Evet" dedim. Sesim çatlamadı. Bunun için bütün gece kendimle konuşmuştum.
Adar yanımda oturuyordu. Lacivert bir takım giymişti. Hiç konuşmadı. Sadece nikâh bitince bana döndü. Kimse duymasın diye eğildi.
"Pişman mısın?"
"Bunu sormak için biraz geç değil mi Adar Bey?"
"Adar de. Artık karı kocayız."
"Kâğıt üstünde mi?"
"Ortada bir kâğıt bile yok aslında. Sadece bir dua var."
Ona baktım. Yüzünde alaycı bir ifade yoktu. Gerçekten üzgün görünüyordu.
"O zaman bir duaya güvenmek zorundayız," dedim.
Avluya çıktığımızda halay başlamıştı. İki teyzem kollarıma girmiş, beni gelin masasına oturtmuştu. Adar ise erkeklerin arasında, Kemal Bey'in yanındaydı.
Tam o sırada avlunun kapısında bir kıpırdanma oldu. Davullar bir an sustu. Sonra yeniden çalmaya başladı ama herkes kapıya bakıyordu.
İçeri uzun boylu, sarışın bir kadın girdi. Krem rengi bir elbise giymişti. Gözünde büyük, koyu renk gözlükler vardı. Arkasında iki yardımcı vardı. Biri hediye paketleri taşıyordu.
"Kim bu?" diye fısıldadı Rojda.
Ben biliyordum. Kimseye sormadan biliyordum.
"İlk karısı," dedim.
Avluda bir uğultu dalga dalga yayıldı.
"İlk karısı mı gelmiş?"
"Kendi kocasının düğününe mi?"
"Vah vah. İnsan ne yüzle gelir?"
"Ne yüzü kızım? Bak nasıl dimdik yürüyor. Bunda bir iş var."
Kadın gözlüklerini çıkardı. Doğruca Adar'ın yanına gitti. Yanağından öptü. Adar'ın yüzünde şaşkınlıktan çok bir rahatsızlık vardı. Sonra kadın Kemal Bey'in elini öptü. Nezahat Hanım'a sarıldı.
Sonra bana döndü. Gelin masasına doğru yürüdü.
Kalbim ağzımda atıyordu. Ayağa kalkmalı mıydım? Elini mi öpmeliydim? Ne yapacağımı bilemedim.
Kadın masanın önünde durdu. Gülümsedi. Çok güzel bir kadındı. Teni bembeyazdı, dişleri inci gibiydi. Parfümünün kokusu kınamın kokusunu bastırdı.
"Sen Elif'sin," dedi.
"Evet efendim."
"Efendim değil, abla de bana. Ben Serap."
Elimi tuttu. Kınalı avucuma baktı. Sonra beni kendine çekti ve sarıldı. Avluda bir uğultu daha yükseldi.
"Korkma," dedi kulağıma. "Senin suçun yok. Benim de yok. Bu işte ikimiz de mağduruz."
Geri çekildi. Yardımcısından kadife bir kutu aldı. Kutuyu açtı. İçinde pırlantalı bir kolye, küpeler ve bir bilezik vardı.
"Bu benden sana," dedi. "Yalıya hoş geldin hediyesi."
"Bunu kabul edemem."
"Edersin. Hem bak, bundan sonra aynı evde yaşayacağız. Kardeş olacağız. Yalıda sana kimse dokunamaz. Bir şeye ihtiyacın olursa doğrudan bana gel. Anlaştık mı?"
Ne diyeceğimi bilemedim. Başımı salladım.
Serap gülümsedi ve gidip Nezahat Hanım'ın yanına oturdu. Düğün yeniden başladı ama artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Herkes ona bakıyordu. Herkes beni onunla kıyaslıyordu.
Rojda kulağıma eğildi.
"Elif, bu kadında bir tuhaflık var."
"Ne tuhaflığı?"
"Bilmiyorum. Ama hiçbir kadın kocasının kumasına pırlanta takmaz. Bak, gözleri gülmüyor."
Serap'a baktım. Nezahat Hanım'ın söylediği bir şeye kahkahayla gülüyordu. Ama Rojda haklıydı. Gözleri o kahkahaya hiç katılmıyordu.
"Belki iyi biridir," dedim. "Belki de gerçekten acı çekiyordur."
"Belki," dedi Rojda. Ama sesi hiç ikna olmuş gibi değildi.
Az sonra masaya Adar'ın ablası Nilgün geldi. Üstünde siyah, dar bir elbise vardı. Elinde bir bardak şerbet vardı. Kemal Bey'in emriyle düğünde içki yasaktı.
Nilgün sandalyeyi çekip karşıma oturdu. Bacak bacak üstüne attı.
"Hayırlı olsun gelin hanım."
"Teşekkür ederim."
"Söylesene. Başlığın kaç kilo altın tuttu? Annem bana söylemedi. Merak ediyorum. Kumaların piyasa fiyatı nedir?"
Rojda'nın nefesi kesildi. Teyzelerim başlarını öbür tarafa çevirdi.
Yüzüm yanıyordu ama sesim sakin çıktı.
"Annenize sorun. Pazarlığı o yaptı."
Nilgün kaşlarını kaldırdı. Bir an şaşırdı. Sonra güldü.
"Vay, dili de varmış. Babam sessiz bir kız demişti. Yanılmış."
Kalktı ve gitti. Rojda elimi sıktı.
"Aferin sana."
"Aferin değil Rojda. Daha ilk günden bir düşman edindim."
"O zaten düşmanmış Elif. Sen sadece yüzüne söyledin."
Gece yarısına doğru davullar sustu. Misafirler dağılmaya başladı. Kadınlar gelinle damadı gerdeğe yollamak için toplandı. Mardin'de âdettir. Hiçbir kadın gelinin gerdeğe girişini kaçırmaz.
Konağın üst katında, avluya bakan büyük bir oda bizim için hazırlanıyordu. Kadınlar beni koridorda biraz beklettiler.
"Oda hazırlanıyor," dedi Hatice Teyze.
"Kim hazırlıyor?"
Hatice Teyze cevap vermedi. Ama yüzünde garip bir ifade vardı.
Kapı aralıktı. Aralıktan içeri baktım.
Serap odanın ortasındaydı. Yatağın çarşaflarını kendi elleriyle seriyordu. Yastıkları düzeltiyordu. Yatağın üstüne gül yaprakları serpiyordu. Sonra masadaki mumları tek tek yaktı.
Odanın köşesinde dört kadın duruyordu. Nezahat Hanım'ın kuzeni Saniye Hala, komşumuz Fehime Teyze ve iki yaşlı kadın daha. Hepsi Serap'ı izliyordu.
"Vah vah vah," dedi Fehime Teyze. "Kendi elleriyle kocasının gerdek yatağını seriyor. Ben olsam ölürdüm."
"Ne büyük kadın," dedi Saniye Hala. "Ben bu düğüne gelmezdim bile. Bu kadın melek."
"Melek değil, zavallı," dedi bir başkası. "Doğuramayan kadının sonu budur kızım. Kumasının yatağını kendi eliyle serer."
Serap durdu. Gül yapraklarını avucunda tuttu. Başını kaldırdı. Gözleri yaşlıydı.
"Ben Adar'ın mutluluğu için her şeyi yaparım," dedi. Sesi titriyordu. "Ona bir çocuk veremedim. Bari bu gecesi güzel olsun."
Kadınlar bir ağızdan iç çekti. Saniye Hala koşup Serap'a sarıldı.
"Ah güzel kızım, ah. Allah senin sabrını görür."
Aralıktan geri çekildim. Sırtımı duvara yasladım. Kendimi bir hırsız gibi hissediyordum. Bir başkasının evine girmiş, onun yatağını çalmış bir hırsız gibi. Oysa ben hiçbir şey çalmamıştım. Asıl çalınan bendim.
"Ne o, utandın mı?"
Başımı çevirdim. Nilgün karşımda duruyordu. Kollarını göğsünde kavuşturmuştu.
"Utanacak bir şey yapmadım."
"Yapmadın mı?" Nilgün yaklaştı. Diğer kadınlar duymasın diye sesini alçalttı. "İçerideki kadın beş yıldır kardeşimin karısı. Sen ise iki hafta önce bir taş evden çıkıp geldin. Şimdi onun kocasının yatağına giriyorsun. Bunun adı ne?"
"Bunun adı zorla evlendirilmek."
"Hepiniz öyle dersiniz." Nilgün kolumu yakaladı. Tırnakları etime battı. "Bak kızım, sana bir şey söyleyeyim. Kulağına küpe olsun. Sen bu ailede sadece bir rahimsin. Bir taşıyıcısın. Doğurursun, çocuğu verirsin, sonra da geldiğin taşlığa dönersin. Kendini sakın gelin sanma. Sakın Serap'ın yerine göz dikme."
"Kolumu bırakın."
"Bırakmazsam ne yaparsın? Babana mı söylersin? Seni satan babana mı?"
Bu söz içime bir hançer gibi saplandı. Gözlerim doldu ama ağlamadım. Bu kadının önünde ağlamayacaktım.
"Nilgün."
Ses koridorun ucundan geldi. Alçak ve sertti.
Adar oradaydı. Ceketini çıkarmış, kravatını gevşetmişti. Gözleri ablasının elindeydi. Benim kolumu sıkan ele bakıyordu.
"Bırak kolunu."
Nilgün kolumu bıraktı ama geri çekilmedi.
"Ne oldu kardeşim? Daha ilk geceden mi büyüledi seni?"
Adar yanımıza geldi. Benimle ablası arasına girdi. Sırtı bana dönüktü. Geniş omuzları önümde bir duvar gibi duruyordu.
"Elif bu andan itibaren benim nikâhlım," dedi. Sesi koridorda yankılandı. Odadaki kadınlar bile sustu. "Ona bir kez daha böyle konuşursan, ona bir kez daha dokunursan seninle kardeşliğimi unuturum Nilgün."
"Beni bu kız için mi tehdit ediyorsun? Serap içeride senin yatağını seriyor, sen bu kızı mı koruyorsun?"
"Ben bir haksızlığa karşı koruyorum. Elif bu evliliği istemedi. Sen de biliyorsun, ben de biliyorum. Ona yapılacak her kötülük benim boynumun borcu olur."
Nilgün'ün yüzü kızardı. Bir şey söylemek için ağzını açtı. Tam o sırada odanın kapısı açıldı.
Serap eşikte durdu. Yanakları ıslaktı ama gülümsüyordu.
"Nilgün abla, ne oluyor? Ayıp ediyorsun. Kızcağız zaten korkuyor."
Nilgün Serap'a baktı. Sonra bana baktı. Sonra kardeşine.
"Siz bilirsiniz," dedi. "Ben uyardım."
Topuklarını taşlara vura vura uzaklaştı.
Serap yanıma geldi. Ellerimi tuttu.
"Ona aldırma canım. Nilgün herkese böyledir. Oda hazır. Allah mesut etsin."
Sonra Adar'ın yanağına bir öpücük kondurdu. Ama o öpücük yanağına değil, Adar'ın dudağının kenarına denk geldi. Bilerek miydi, bilmeden mi? Bilmiyorum.
"İyi geceler aşkım," dedi. Ve gitti.
Kadınlar beni odaya soktular. Adar'ı da arkamdan ittiler. Kapı kapandı. Dışarıdan kahkahalar ve zılgıtlar geldi. Sonra ayak sesleri uzaklaştı.
Odada mum kokusu vardı. Gül kokusu vardı. Bir de Serap'ın parfümünün kokusu.
Yatağa baktım. Gül yaprakları beyaz çarşafın üstünde kan damlaları gibi duruyordu.
Adar ceketini sandalyeye attı. Pencereye gidip açtı. Serin gece havası içeri doldu.
"Bu koku başımı ağrıttı," dedi.
Ben kapının önünde kıpırdamadan duruyordum. Adar bana döndü. Korkumu gördü. Ellerini kaldırdı. Sanki ürkek bir ceylanı sakinleştirmeye çalışıyordu.
"Elif, sana söz verdim. Ben şu sedirde yatacağım. Sen yatakta yat."
"Siz kocaman bir adamsınız. Sedire sığmazsınız."
"Sığarım. Askerde daha kötülerinde yattım."
Adar sedire bir yastık attı. Sonra bir an duraksadı.
"Sabah kapıya kadınlar gelecek," dedi. Gözlerini kaçırdı. "Bu yörenin âdetlerini biliyorsun. Soru soracaklar. Merak etme, ben hallederim. Sen hiçbir şey söyleme."
Ne demek istediğini önce anlamadım. Sonra anladım. Yüzüm alev alev yandı.
"Tamam," dedim zorlukla.
"Bir şey daha."
"Ne?"
"Koridorda ablamın söylediklerini unut. Sen bir rahim değilsin. Sen bir insansın. Bunu unutma."
Cevap veremedim. Boğazım düğümlenmişti.
Adar mumları söndürdü. Sedire uzandı. Ayakları sedirin ucundan sarkıyordu.
Yatağa oturdum. Gül yapraklarını avucumla bir kenara süpürdüm. Üstümdeki gelinliği çıkarmadım. Öylece uzandım.
Karanlıkta onun nefesini dinledim. Düzenli ve derin bir nefesti. Bir süre sonra uyuduğunu sandım.
"Elif?"
"Efendim?"
"Kahve gerçekten çok tuzluydu."
Gülmemek için yüzümü yastığa bastırdım. Gözlerimden yaşlar aktı. Hem gülüyordum hem ağlıyordum.
O gece Mardin'deki son gecemdi. Ve hayatımda ilk kez bir erkek beni korumuştu.
ANLATICI
Şehrin en lüks otelinin süitinde ışıklar loştu.
Serap aynanın karşısındaydı. Küpelerini çıkardı. Kolyesini çıkardı. Sonra pamukla gözlerinin altındaki rimel izlerini sildi. O gece tam dört kez ağlamıştı. Dördünde de tam zamanında ve tam yerinde.
Aynadaki yüz artık gülümsemiyordu.
Serap çantasından küçük, beyaz bir vitamin kutusu çıkardı. Kutunun içinde vitamin yoktu. Gizli bir bölmede şeritlenmiş küçük haplar vardı. Bir tanesini çıkardı. Bir yudum suyla yuttu.
Kapı iki kez hafifçe çalındı. Sonra bir kez daha.
Serap kapıyı açtı. Tarık içeri süzüldü. Tarık'ı Mardin'e Serap getirtmişti. Ailenin kiraladığı arabayı o kullanacaktı. Üstünde hâlâ şoför ceketi vardı.
"Kimse görmedi değil mi?"
"Kimse görmedi. Kemal Bey'lerin katı iki kat aşağıda."
Serap kanepeye yayıldı. Ayakkabılarını fırlattı.
"Bu kadar taş, bu kadar toz. Ayaklarım bitti."
Tarık yanına oturdu. Serap'ın ayaklarını kucağına aldı.
"Bu akşam herkes seni konuşuyordu. Melek diyorlardı."
"Biliyorum." Serap gülümsedi. "Saniye Hala'nın yüzünü görmeliydin. Az kalsın elimi öpecekti."
"Kız nasıl?"
"Tam istediğim gibi. Korkak, sessiz ve köylü. Bir de çok gururlu. Gururlu kızlar en kolay kırılanlardır." Serap tavana baktı. "Doğuracak, çocuğu bana bırakacak, sonra geldiği yere dönecek. Ben de bu evin hem gelini hem de torununun annesi olacağım."
Tarık bir süre sustu.
"Ama Adar Bey ona dokunmayacakmış. Tüp bebek dedi."
Serap'ın yüzü bir an gerildi.
"Asıl sorun da bu ya. Tüp bebek demek Selim'in kliniği demek. Adar oraya gidip dosyaları kurcalarsa, beni yeniden teste sokarsa..." Sözünü yarıda kesti. "Hayır. Buna izin veremem."
"Ne yapacaksın?"
Serap doğruldu. Tarık'ın yakasını düzeltti.
"Adar'ı o kızın yatağına ben göndereceğim."
"Sen mi?"
"Ben. Kemal Bey'in kalbi, annesinin gözyaşları ve benim fedakârlığım... Adar bu yüklerin altında fazla dayanamaz. Erkekler hep dayanamaz." Serap Tarık'ın yanağını okşadı. "Hem bu gece gördüm. O kız ona baktığında Adar'ın gözleri başka türlü oldu."
"Bu seni rahatsız etmiyor mu?"
Serap güldü. Sesi çatlayan bir kristal bardak gibiydi.
"Neden rahatsız etsin? Benim kalbim zaten başkasında."
Tarık'ı kendine çekti.
Odanın aynasında iki gölge birleşti. Mumun alevi titredi ve söndü.
Dışarıda Mardin uyuyordu. Biraz ötede, eski bir konağın odasında, kınalı elleri olan bir kız yeni hayatının ilk gecesinde hem gülüyor hem ağlıyordu.
Bir yıl, diye düşündü Serap. Sadece bir yıl.