Bölüm 1 / 4
PROLOG
Bir gece, bir patlama sesiyle uyandık. Önce bunun rüya olduğunu sandım. Ama yerin hafifçe sarsılması, uykuyu bir anda bedenimden söküp attı. Ardından gelen sessizlik, patlamadan bile daha ürkütücüydü. Gece olmasına rağmen pencerenin arkasında garip bir aydınlık vardı. Turuncu, titrek, canlı… sanki gökyüzü yanlış bir şekilde aydınlanmıştı.
O zaman 14 yaşındaydım. Babam iki yıl önce ölmüştü. Annem zaten tuhaf bir kadındı. Yataktan doğruldum. Evde bir hareket vardı ama kimsenin ne yaptığını tam anlayamıyordum. Sesler birbirine karışıyordu; kapı açılıyor, ayaklar hızla bir odaya girip çıkıyordu.
Ben pencereye yöneldim. Ve o an gördüm. Onların evi. Yanıyordu. Alevler duvarlara tutunmuş, çatı çoktan çökmeye başlamıştı. İçeriden yükselen ışık, bir evin değil, bir şeyin tamamen bitişi gibiydi. Sadece odalar değil, içinde ne varsa hepsi aynı anda yok oluyordu.
Bir süre kıpırdamadım. Kıpırdayamadım. Bakmakla görmek arasındaki farkın ilk kez bu kadar ağır olduğunu hissettim. Çünkü orada olan şey bir yangın değil, geri dönüşü olmayan bir sondu. İnsanların çıkabileceği bir durum yoktu. Zaten çıkılacak bir yer kalmamıştı. Alevler her şeyi içine çekiyordu. Kapılar, pencereler, duvarlar… hepsi sınır olmaktan çıkmıştı. İçeride kalan her şey, orada kalmıştı.
Bizim evin pencereleri de o sıcaklıktan çatlamıştı. Camlarda ince çizikler oluşmuştu; sanki yangın sadece karşı evi değil, burayı da yoklamıştı. Bazı camlar kırılmıştı. Kimse konuşmuyordu. Sadece bakıyorduk.
Bir zamanlar pencereye yapışıp, eve girerken ya da çıkarken onu görür müyüm diye baktığım o evden geriye hiçbir şey kalmıyordu. Sadece bir yapı değil… bir ihtimal de yok oluyordu.
Sirenler gecikmeden başladı. Ama gelen ekiplerin sesi bile uzaktan, temkinliydi. Yaklaşmıyorlardı. Sanki alevler sadece ateş değilmiş gibi, sanki başka bir şey daha saklıymış gibi davranıyorlardı. Patlamamış bir bomba ihtimalinden söz ediliyordu fısıltılarla. Kimse yüksek sesle söylemiyordu ama herkes aynı düşüncenin etrafında dolaşıyordu. O yüzden müdahale bile mesafeli yapılıyordu..Alevler ise geri çekilmiyordu. O evde o gece kim varsa… hiçbiri çıkmadı. Çıkamadı.
Demir hariç kimse hayatta kalmadı. Çocukluk aşkım. O sıralar yurt dışında üniversitedeydi. O yüzden o evin içinde değildi.
Evde gece ondan fazla kişi vardı. Babası. Üvey annesi. Erkek kardeşi. Babası ikinci evliliğinden olan küçük kız kardeşi. Hizmetliler… Aşçı. Bahçıvan. Ve sayısını kimsenin tam söylemediği korumalar. Ama o gece sayıların hiçbir anlamı kalmadı. Çünkü içeride kalan herkes, içeride kaldı. Bahçe, müştemilat her şey paramparçaydı.
İnsanların kimliklerinin tespit edilmesi bile aylar sürdü. O ev, tanınabilir bir ev olmaktan çıkmıştı. Bir yer değil, bir iz haline gelmişti artık. Bir şeyin yaşandığı ama anlatılmasının bile ağır olduğu bir iz.
Ben o geceyi uzaktan izledim. Ama gözlerimi ayıramadım. Alevler sönerken geriye kalan şey sessizlikti. Sirenler vardı ama artık bağırmıyordu. Sadece bitmiş bir şeyin etrafında dönüyorlardı.
Ve o koku… O koku hiçbir şeye benzemiyordu. Ne duman gibiydi ne de yanık odun. Daha ağırdı. Daha kalıcıydı. Sanki havaya değil, insanın içine siniyordu. O günden sonra ne zaman gece aynı sessizlik olsa, o koku bir yerlerden geri gelirdi. Ve ben o an anladım… Bazı şeyler sadece gözünle görmezsin. İçine kazınır.
....
Demir Erdem Karahanlı. Ailesinden geriye kalan tek isim. O geceden sonra uzun bir süre ortalıkta görünmedi. Görünmesine de izin verilmedi. Güvenlik, süreç, soruşturmalar… ne deniyorsa artık, hepsi onun adını görünmez bir şeye çevirmişti. Ailesinin cenazesine bile gelmedi. Gelmesine izin verilmediği söylendi. Ama ben biliyordum. Oradaydı. Bunu açıklayamazdım. Kanıtlayamazdım. Ama insan bazı şeyleri kanıtlamaz; hisseder. Sevdiğini hisseder. Birinin yokluğunu bile o yokluğun içinden hisseder. Cenazeyi uzaktan izlediğinden emindim.
Sonra haberler başladı.
Önce “ünlü iş adamına hain saldırı.”
Ardından ton değişti.
“Mafya hesaplaşması.”
Kelime değiştikçe gerçek de değişiyordu sanki. Ama içerik değişmiyordu: bir aile yok olmuştu. Ve Demir… kaybolmuştu. Tam dört yıl boyunca. Ne bir fotoğraf, ne bir haber, ne bir iz. Sanki o geceyle birlikte o da yanmıştı ama geriye kül bile kalmamıştı. Ben onu o süre boyunca görmedim. Ama unuttuğumu da söyleyemem. Sadece… üstü örtülmüştü. Zamanın yaptığı gibi. Her şeyin üstüne ince bir sessizlik bırakmıştı.
18. yaş günüme iki gün kala… Birden evde gördüm onu. Sanki kapıdan giren biri değil de, evin içine düşen bir gölgeydi. Sessizdi. Fazlaydı. Yabancıydı. Eskiden bana “cimcime” derdi. O gün hiçbir şey demedi. Sadece baktı. Ve o bakışta tek bir şey vardı: tanıdıklık değil. Yabancılık da değil. Daha keskin bir şey. Nefretle yoğrulmuş bir tanıma hali. Aynı adam değildi artık. Yüzünde acı yoktu. Acı geçicidir çünkü. Onun yüzünde kalan şey daha kalıcıydı. Kin. Ve nefret. Herkese ve her şeye karşı.
Ben de aynı insan değildim elbette. Zaman insanı değiştirmez denir ama bu doğru değil. Zaman değiştirir. Sadece sessizce yapar bunu. Fark ettirmeden. İçine işleye işleye. Onu unutmuş gibiydim. Ama kalbim onu gördüğü an hatırladı. Bir insanı unutmak mümkündür. Ama beden, unutmaz. O an gözlerimiz birbirine değdiğinde, ben onu hatırladım. O ise… Sanki kendini bile hatırlamıyordu. Bana bakıyordu ama bakışının içinde hiçbir şey yoktu artık. Sadece geçmişin eksik parçaları vardı. Ve o eksiklik, odanın içinde sessizce büyüyordu.
Onu ilk gördüğümden bir yıl sonra abimin onu benimle evlenmeye mecbur bırakacağını bilmiyordum.
