MyStoryBölüm 3 / 14

Bölüm 3 / 14

Bölüm 3: Karanlık Kafes

Bölüm 3 KARANLIK KAFES

NAZYA

Boynumu sıkarken bana acımadığını gördüm. Boğazımı sıkan parmakları aniden gevşediğinde, ciğerlerime dolan oksijenle birlikte zorlukla yutkundum. Gözlerindeki o zifiri karanlığı görünce neyin içine düştüğümü çok daha iyi anladım. Beni gerçekten öldürecek bu adam.

Nefesi hala yüzüme çarpıyordu. "Delirmişsin sen! Beni öldürüyordun!" diye bağırdım.

"Geç yerine," dedi buz gibi bakışlarla. Beni kucağından adeta bir çöp poşetiymişim gibi sertçe yan koltuğa fırlattığında sırtım kapıya çarptı. Acıyla inlesem de sesimi çıkarmadım. Ona zayıflığımı göstermeyecektim.

Araba durunca konağın önünde inmek için yeltendim. "Burası değil," dedi.

İki adam ellerinde bavullarla bize doğru geldi. "Beyim, herkes çiftliğe geçti. Kalan eşyaları da yarına göndereceğiz."

"Tamam Kamil efendi. Yükle hemen," dedi.

"Çiftliğe mi gideceğiz? İstanbul'a gideceğimizi sanıyordum."

"Bana soru sorma! Sesini duymak sadece nefretimi katlıyor."

O zaman daha çok konuşmalıyım. Onu sinir etmek istiyordum. Ama yapamam, çünkü zır deli. Yine boynuma yapışırsa bu kez elinden sağ çıkamayabilirim.

Arabayı yeniden çalıştırıp yola koyuldu. Dudağımda bıraktığı sızı, metalik bir kan tadıyla birbirine karışmıştı.

Elim istemsizce sızlayan alt dudağıma giderken "Dudağım acıyor, eczaneye uğrasak iyi olur. Mikrop kapabilirim. Aşıların tam mı?" diye sordum.

"Nazya sus!" diye kükredi.

Karan’ın direksiyonu tutan ellerinin beyazladığını gördüm. Çenesindeki kaslar seğiriyordu. Ne var yani, köpek gibi beni ısırdıysa aşılı olup olmadığını öğrenmek en büyük hakkım değil mi?

"Ne dedim ki? Sanki kuduz aşısı vurulmaya gidelim mi dedim!"

Başını bana doğru çevirdi. Kaşlarını öyle bir çatmıştı ki gözleri karanlıkta tamamen kaybolmuştu. Korkutucuydu.

Öfkesinden dolayı korkup ondan uzak durmam lazımdı ama gururum buna izin vermiyordu. O beni bir kurban olarak görebilirdi ama ben o kurbanlık koyunlardan değildim. O da bunu anlayacak.

"Tamam bir şey demedim. Yola bak lütfen kocacığım!" dedim onun bana dediği gibi bastıra bastıra.

Mardin'in epeyce uzağındaydık. Tabelalardan anlamıştım. Hazaroğlu köyü tabelası bile vardı. Oha ya... adamların kendi adlarına köyü mü var?

Sonra çitlerle kaplanmış bir araziye girdik.

Burası bahsettikleri çiftlik olmalıydı. Arazi çok büyüktü. Büyük konağın önüne geldiğimizde araba sert bir frenle durdu. Daha ben ne olduğunu anlayamadan, Karan kendi kapısını açıp dışarı çıktı. Benim tarafıma dolanması saniyeler sürmüştü. Kapımı hızla açıp kalın parmaklarını koluma adeta bir mengene gibi geçirdi.

"Bırak, kendim inerim!" diye bağırdım. Onun elinden kolumu kurtarmaya çalışarak debelendim ama bırakmadı.

"Kes sesini ve yürü!" diye gürledi. Beni arabadan dışarı çekişi o kadar sertti ki tökezleyip göğsüne çarptım. Burnuma dolan o keskin tütün ve vanilya kokusu artık tanıdıktı. Kokusu az önceki acı verici öpücüğü zihnime kazımak ister gibiydi.

Tepeden bana baktı. Sanki ayakta durmayı beceremeyen benmişim gibi bakışları küçümseyiciydi. Yakışıklı yüzü bile onu artık gözüme hoş göstermiyordu. Normalde yakışıklı kocam var diye kendimi teselli ederdim ama o kadar kötüydü ki yakışıklı olması artık gözüme gelmiyordu.

Beni kolumdan sürükleyerek konağın ahşap kapısına doğru götürdü. Anahtar yoktu. Kapı kolu dışardan da vardı. Değişik gelmişti. Dışardan açılan kapı konulması kendilerine olan güveni gösteriyordu.

Kapıyı açtığında bizi bekleyen neydi bilmiyordum. Bu koca çiftlikte yalnız olmayacağımızı biliyordum. Kamil bey öyle demişti. Belki birkaç gün kalıp İstanbul'a gideriz. En azından böyle olmasını umuyordum.

Hatta orda ikimiz kendi yolumuza da gidebilirdik. Kim nerden bilecekti ki? İlk fırsatta bunu konuşmalıyım. Eminim ki o da özgür olmayı isteyecektir. Zoraki bir evlilik yüzünden ikimizde birbirimize katlanmak zorunda değiliz. Umarım her şey umduğum kadar kolay olur.

Ona bakınca umutsuzluğa sürüklensem de kötü ihtimalleri düşünmek istemiyordum.

"Yürü kansız soyun siktiğim tohumu!" diye küfrederek konuştu. Karacabey ailesinden bu kadar nefret ederken onunla nasıl aynı çatı altında yaşayacaktım. Eminim ki teklifimi kabul edecek.

"Benimle doğru konuşsana. Sanki ben ne yaptım ya... Hem tek senin mi kuzenin öldü? Benimde abim öldürüldü! Ben de sana küfretsem hoşuna gider mi!"

Sorum karşısında kolumdan tutup beni kapıya çarptı. Sırtımı acıttı alçak. Acıyla yüzümü buruşturdum. O ise umursamazca kelimeleri ağzından tükürür gibi söylüyordu.

"Dene de gör!" Üstüme eğilip sözlerine devam etti. "Ayrıca, senin o şerefsiz abin ölmese zaten ben onu öldürürdüm! Ölmüş olsa bile bu mesele burda kapanmadı!"

"Berdel yapıldı, konu kapandı!" dedim gözlerine korkmadan bakarken. Ne yani beni aldı üstüne daha kan davası mı güdecek alçak! Ben buna izin vermem.

O ise bileğimden tutup "Bu berdel uzun sürmeyecek!" dediğinde ne demek istediğini anlayamadım. Niyeti neydi? Yoksa beni öldürecek mi?

Beni tutup peşinden çekiştirdi. "Bırak acıtıyorsun!" desem de duymazdan geldi.

Kocaman bir salona girdiğimiz de gözlerinde saf bir nefret taşıyan, ellili yaşlarında ama oldukça dinç duran bir kadın bekliyordu. Karan’ın annesi olmalıydı. Gözleri önce Karan’a, ardından bileğimi tutan eline ve son olarak benim darmadağın olmuş dudağıma baktı. Yüzünü tiksinir gibi buruşturdu. Karan'ın beni dövdüğünü sanıp hafifçe tebessüm etti. Kibirli bir gülüştü bu.

"Karan," dedi kadın öfke dolu bir sesle. "Bu soysuzu gerçekten evime, Savaş’ın yasının tutulduğu bu ocağa karım diye mi getirdin?"

Karan adımlarını durdurmadı ama annesine dönerken sesi tüm konağın duvarlarına çarpacak kadar gür ve baskındı. "Bu meseleyi daha önce konuştuk anne. Nazya bu evde bizimle kalacak."

"Ne hakla!" diye bağırdı. "O soysuzların kanını taşıyan birine soframı açmamı nasıl beklersin oğlum! Al götür burdan, kulübede kalırsa kalsın. Ama onu ayak altında gözüm görmesin!"

Oha ya, köpek miyim ben kulübede kalacakmışım. "Ben Karan Hazaroğlu'nun resmi nikahlı karısıyım! Eve getirdiğiniz köpek yavrusuymuşum gibi beni kulübeye falan kapatırsanız BERDEL BOZULUR! VE CANI YANAN TEK TARAF BENİM AİLEM OLMAZ KAYNANACIĞIM!"

Uygulamada reklamsız oku