Bölüm 2 / 11
SINIRI GEÇMEK
Bölüme başlamadan önce kısa bir not: Hikayenin ana kahramanlarından biri olan Ömer'in babasının geçmişi oldukça karmaşık bir istihbarat ilişkisine dayanıyor. Bu bağlamda birinci körfez savaşı süreci ve sonrasında bölgede yaşanan gelişmeler adına size kısa bilgiler vermek istiyorum.
"Irak-İran Savaşı, İran'da Tahmilî Savaş (جنگ تحمیلی Jang-e-tahmīlī) veya Mukaddes Müdafaa (دفاع مقدس Defā'-e-moghaddas), Irak'ta Saddam'ın Kadisiyesi (قادسيّة صدّام Qādisiyyat Ṣaddām) ve Arap Dünyasında Birinci Kِörfez Sava؛ı (حرب الخليج الأولى Ḥarb al-Khalīj al-'Ūlā) olarak anılan 1980-1988 yılları arasında İran ve Irak arasında yaşanmış, kanlı bir savaştı. Yaklaşık bir milyon kişinin ölümüne, iki milyon kişinin yaralanmasına, 150 milyar Amerikan Doları maddi hasara, her iki ülkede de ağır yıkımlara yol açtı. Irak'ın zaferleri ile başlayan savaş, İran'ın direnmesiyle yıpratma savaşına dönüştü ve bir galibi olmadan sonuçlandı.
Savaş, 22 Eylül 1980'de Irak'ın başlattığı işgal operasyonuyla başladı. Irak'ın saldırısının ardında, iki ülke arasındaki çok uzun bir geçmişe sahip olan sınır sorunları, İran'ın Basra Körfezi'ndeki hakimiyetine son verme amacı ile İran İslam Devrimi'nin Irak'taki şii nüfusu etkilemesinden duyulan kaygılar yatıyordu. Irak, İran'da devrimden sonra yaşanan kaotik ortama güvenerek, hiçbir resmî uyarı yapmadan başlattığı saldırıda çok az ilerleme kaydetti. İran kısa sürede Irak güçlerini püskürterek, Haziran 1982'ye değin, kaybettiği toprakların neredeyse tamamını geri aldı.
Savaş sırasında, Halkın Mücahitleri örgütü Irak tarafında yer alırken, Iraklı Kürtlerden oluşan Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) ile Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) İran'ı destekledi.
Birleşmiş Milletler'in ateşkes çağrılarına rağmen savaş 1988'e değin sürdü. Savaş, iki tarafın da kabul ettiği Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 598 no'lu kararıyla sona erdi. Savaşın sona ermesini takip eden birkaç hafta içinde İran güçleri, Irak topraklarını tahliye ederek, 1975'teki Cezayir Antlaşması'nda öngörülen sınırlara çekildi. Son savaş esiri değiş,mi 2003 yılında gerçekleşti."
Savaş tarihine 1. Körfez Savaşı olarak geçen bu çekişmede elbette Güney Doğu sınırlarını güvence altında tutmak isteyen Türkiye'ye büyük iş düşüyordu. Askeri güçleri ile savaşa müdahil olmadan seyirci konumunda gözüken Türkiye; sınırında olası bir ayrılıkçı devletin kurulmasına, terör örgütlerinin sınırda yer tutmasına ve sınır ihlallerine karşı da gizli birlikleri ile teyakkuzda bekliyordu. Aynı zamanda kendi içinde askeri bir darbe atlatan Türk devleti, bir çok koldan kuşatılmasına rağmen istihbari faaliyetlerini devletin kuruluş teammüllerinden alan ve köklü alışkanlıklara sahip bir devletti. Elbette bu köklü alışkanlıklar bölgede takdir gören ve çok az yanılma payı olan eşsiz bir istihbarat anlayışını muhteva ediyordu.
Dönemin istihbarat subaylarından biri olan Necmi Saygın ise Güneydoğu sınırındaki çetelerin içine karışma ve ülkeye gelişmeler hakkında istihbarat sağlamakla görevlendirilmişti. Geride bıraktığı eşi ve henüz yeni doğan oğlu Ömer'i her ne kadar burnunda tütse de; onlara iyi bir gelecek verebilmek için devletin bekaasını gözetmek zorundaydı. Görevi öyle gizliydi ki; eşi onu ekmek ustası olarak biliyor ve dönemin kargaşası içinde ailesini geçindirmeye çalıştığı için gıpta ediyordu. Görev emri geldiğinde kendi ailesine ve eşine Türk Kızılayı ile birlikte Körfeze gideceğini ve mazlum Türkmen halkın ekmek ihtiyacını karşılamak için çalışacağını söyledi. Bir tek Necmi'nin babası Asaf bey işin iç yüzünü bilirdi. Hanımını ve gelinini ikna etmesi için devreye girmekten çekinmedi.
Kuzey Irak'ta tam dört yıl kaldı ve bu süreçte kendisinden haber alınamadı. Ülkeye döndüğünde gördükleri yüzünden iç dünyası alt üst olmuş durumdaydı. Oğlunu her kucağına aldığında evlatlarının cesetlerini taşıyan babalar aklına geliyor ve hıçkıra hıçkıra ağlama isteği ile doluyordu. Bir müddet dinlendikten sonra devlet onun yeniden mesleğe dönmesini talep etti. Bu kez görevi oldukça basit gözükmesine rağmen ciddi önem taşıyordu. İstanbul'un tarihi semtlerinden biri olan Çarşamba'da, adına eski bir fırın devralınmış, fırının tadilatı yapıldıktan sonra da ailesi, devlet tarafından ayaralanan eve yerleştirilmişti. Eşi Nurgül hanım, Necmi'nin yavaş yavaş da olsa, kendine gelmesine, hayata karışmasına sevindiği için ailesinden ayrılmaya ses etmedi. Konya macerası bittiğinde Ömer'i beş yaşındayken, kızı Özlem henüz karnındaydı.
Necmi ile yaşayacakları evi gezerken hayal kurmuş, ardından bu hayalleri gerçekleştirerek yuvalarını çocuklarının şen kahkahaları ile doldurmuşlardı. Necmi'nin görevi, fırının alt katında tasarlanan gizli odada önemli isdihbarat toplantılarına ev sahipliği yapmaktı. Birinci Körfez Savaşının ardından Orta Doğu hiç durulmamış, Irak'ın Özgürleştirilmesi, İran'ın Uranyum zenginleştirme çabalarının engellenmesi derken; batılı devletlerin savaş oyuncağı halini almıştı. Yaklaşık üç yıldır da yeni bir harekatın kokusu alınıyordu.
Yine bir toplantı için vaktinden erken çıkmış ve fırının yolunu tutmuştu. Evi ile fırın arasında iki sokak vardı hepi topu. Alışkanlıkları olan, attığı adımların, bastığı taşların sayısını aklında tutan bir adamdı Necmi. Tam 112. adımında iki evin arasına soteye yatmış biri ensesine sert bir sopa ile vurup bayıltmıştı onu. Necmi o günden sonra bir daha 473 adımda ekmek teknesine varamayacaktı.
Babasının ölümünden aylar sonra bir gece vakti fırının kepenklerini kaldıran Ömer, aylardır çalışmayan mekanın tozlu zemininde aheste aheste dolanıyordu. Adımlarını ekmek bankosunun arkasına, yani fırından çıkarılan ekmeklerin alındığı mermer tezgahın arkasına attığında zeminde bir çıkıntı farketti.
Daha ِnce bu tarafa hiç geçmemişti. Babası müsaade etmediği içindi elbette. Ona sürekli; "Sen okumuş adamsın, paranın başında dur, hamura bulaşma" derdi. Çıkıntının olduğu yere eğilip zemini eliyle yokladı. İnip kalkan bir kapak var gibiydi. Ancak açma noktasının nerede olduğunu bir türlü gِörememişti. Arkadan un indirdikleri bir depo vardı ama oranın giriş çıkışı belliydi. Burası acaba dükkanın eski sahiplerinden kalan bir yer olabilir mi diye düşündü ilk. Ama içindeki şüpheci yan, bu kapağın arkasında ne olduğunu deli gibi merak ediyordu.
Telefonunun flaşını açtıktan sonra parmak uçlarını milim milim zeminde gezdirdi. Bankonun altına doğru ince bir menteşe gِördüğünde kapağı açmanın yolunu da bulduğunu anlamış oldu. Önce başını kaldırıp gecenin sessizliğine boğulmuş sokağa baktı, sonra da eğilip menteşeyi yerinden çıkardı. O kapak, Ömer için bambaşka bir dünyaya açılacaktı...
....
"Hanfendinin de kimliğini alalım." Darya duyduğu Türkçe cümle ile yerinde kımıldandı. O kadar uyumuş muydu? Etrafta dalgalanan Türk bayraklarını gördüğünde yüzünde geniş bir tebessüm yer etti. Farsça konuşsa dikkat çekeceğini bildiği için Kürtçe konuştu Selman. "Sevim kimliğini soruyorlar." Darya gözlerini yummadan hemen önce Sevim'in kimliğini vermiş ve cüzdanına koymasını istemişti.
Darya başını sallayarak cüzdanından Sevim'in kimliğini çıkardı. Askere uzatırken bir aksilik çıkmaması için dua ediyordu. "İran'a ne için geçmiştiniz?" Asker Selman'ı muhatap alarak Türkçe konuşuyordu. Selman da planladıkları gibi cevap vermeye koyuldu. "Biz nişanlıyız komutanım. Çok yakında düğünümüz vardır. Onun için Tahran pazarından eksiklerimizi görmeye gittik. Buyur, faturaları buradadır. Görmek istersen çaputlar da arkadadır."
Gümrük askeri Selman'ın uzattığı belgelere ve arka koltuktaki çantalara baktı. Dört saatlik nöbetinin sonuna gelmişti ve yakında sınır kapısı kapatılacağı için sınırda sıra dışı bir yoğunluk vardı. Arkada kuyruk olmuş arabalara bakarak kimlikleri geri verdi. "Sınır üç gün sonra kapanıyor. Bu sırada giriş çıkış yapmaya kalkmayın." Selman başını sallayıp "kolay gelsin" dedikten sonra tekrar yola koyuldu.
"Selman dikkat çekmedik değil mi? Şüphelenmediler benden." Darya haklı olarak korkuyordu. Şimdiye kadar babası çoktan yokluğundan haberdar olmuş olmalıydı. Sadece İran'da değil, sınır bölgesinde de oldukça önemli bir nüfuzu vardı. Eğer haber verdiyse, sınırdan geri çevrilmesi kaçınılmazdı. Ancak, şansları yaver gitmiş ve sorunsuz bir şekilde sınırı geçmişlerdi.
"Bu dakikadan sonra korkma. Kimse sana bu topraklarda dokunamaz. Bir hafta daha sabredeceksin. Cevahir mezuniyet belgeni alıp bize ulaştırdıktan sonra her şey daha kolay olacak. Zaten not ortalaman ve bildiğin diller sana burada akademik olarak birçok kapı açacaktır. İstanbul'a gittiğimizde denkik şartlarını karşılayan üniversitelerle konuşacağız. Ama sana dediğimi bir daha düşünmen gerekiyor Darya. İsmini değiştirmen şart. Bunun için de evlenmelisin. Bak, hemen itiraz etme. Geçici, formalite bir evlilik olacak. İzini kaybettirene kadar sadece.
Eğer kabul edersen; kardeşim bu evliliği yapabilir. Senin İstanbul'da kendine yeni bir hayat kurarken aynı zamanda yeni bir soy ismine de ihtiyacın olacak."
Darya ülkeden kaçış planları yaparken bu konuyu Selman'la defalarca konuşmuştu. Ama yine de içi hiç rahat değildi. "Bir müddet düşüneceğim Selman. Hele bir İstanbul'a gideyim; gerek olursa seni mutlaka ararım. Ama şimdi formaliteden de olsa böyle bir sorumluluğun altına girmek istemiyorum."
Selman usulca başını salladı. Kardeşi Ferman, tanıdığı en dürüst adamlardan biriydi. Ne Darya'yı ne de kardeşini zor durumda bırakmak istemezdi. Ferman da zaten Darya'nın hikayesini dinledikten sonra Allah rızası için bu şekilde yardımcı olabileceğini söylemişti.
"Sen bilirsin güzel kardeşim, sen bilirsin. Ama ne olursa olsun yanında olduğumu unutma. Başın sıkışınca aradığın ilk kişi olmalıyım. Elbette güvenilir insanlar tanıyacaksın, ufkun açılacak, çevren geni؛leyecek ama ilk zamanlarda herkese şüphe ile yaklaşmak zorundasın. Baban çok güçlü bir adam. Her yere adam sokmuş olabilir, onlar sana dostça yaklaşmaya çalışabilir. Tamamen kurtulduğuna emin olmadıktan sonra kimseye güvenemezsin."
Selman yerden göğe kadar haklıydı. Ancak Darya da her şeyin farkındaydı. "Merak etme kardeşim." dedi. Bu saatten sonra ölmek var, o cehenneme dönmek yok."
O dakikadan sonra sesiz geçen yolculuk, Selman'ın yalnız yaşayan teyzesinin evinin önünde son buldu. Evde kendinden başka üç tane daha bekar erkek olduğu için, kendi evlerine göötürmesi doğru değildi. Teyzesinin yanı şu durumda en münasibiydi. Zira Sevim'in de bekar bir ağabeyi vardı. Baştan birbirlerine arkadaş olur iyi anlaşırlar diye düşünmüştü ama Sevim'in İran'da ticaret yapan ağabeyi, sınırların kapatılacağı açıklandıktan sonra evine dönmüştü.
"Burası teyzem Meryem'in evi. Dört gözle seni bekliyor. Lütfen çekinme Darya. Zaten çok iyi Kürtçe biliyorsun. Onunla sorunsuz anlaşacağını düşünüyorum. Sana biraz değişik biri gibi gelebilir. Kimileri onun için Allah insanı der, kimileri de gönül gözünün açık olduğunu söyler. Yalnızlığı tercih etmiştir, yalnız kalmayı sever. Ama seni anlattığım günden beri gelişini bekliyor. Onu tanıyınca ne demek istediğimi anlayacaksın. Bu arada unutmadan, bu telefonu al. İçinde sıfır bir hat var. Hat benim üzerime, içine benim, Sevim'in ve Cevahir'in numarası var. Bu numarayı Cevahir'e de verdim. İşini hallettiğinde seni arayacak. "
Akşam karanlığı iyice çökmüştü. Şubat ayının ortalarında oldukları için hava oldukça soğuktu. Yer yer yağan kar tipiye dönüşüyor, insanın yüzüne bir buz kırağı gibi batıyordu. Bacası tüten tek katlı eve bakıp derin bir nefes aldı. Ardından da; "Allah senden razı olsun Selman, ne muradın varsa tez zamanda versin." dedi.
Birlikte arabadan inip Meryem hanımın kapısını çaldılar. Bir süre sonra açılan kapıdan yaşlı yüzünde bir çok deq (anne sütünün boya olarak kullanıldığı geleneksel bir dövme çeşidi) bulunan orta boylu bir kadın çıktı. Önce Selman'a bakan şefkatli gözleri ardından Darya'ya döndü ve " Bi xêr hatî ronahiya min." Hoş geldin gözümün nuru dedi. Kollarının arasına aldığı genç kız, kadının yaydığı sıcaklıkla titredi. Bu kapının ardında ona başka dünyalar açacak bir maneviyat vardı...