Bölüm 3 / 11
HİS
Küçücük bir giriş, iki yanda boyası dökülmüş kapılar ve sağdaki kapının açıldığı odadan yayılan sıcaklık, Meryem hanımın bütün misafirperverliğinin nişanesiydi. Elinde bu damdan, damın arkasındak tarabada bulunan beş tavuk ve iki keçiden başka hiçbir şey yoktu. Selman, Erciş'te olduğu her anda gelir kapısını çalar, eksiği gediği varsa halleder, Meryem kadın hiç dokunmasa da mutfağın tereğindeki emaye kavanoza üç beş kuruş bırakır giderdi.
Şimdi Meryem hanım Darya'yı göz hapsine almışken, onu nasıl rahat ettiririm diye etrafında dölenirken eksiklerini görmenin tam zamanıydı. Evvela iki yıl önce yine kendi aldığı buzdolabının kapağını açtı Selman. Zeytini, peyniri, yumurtası vardı. Sonra yağdanlığını, bakliyatları koyduğu tahta dolabı kontrol etti. Geçen geldiğinde aldığı herşey neredeyse tastamam duruyordu. Epey bir zaman iki kadını idare edecek kadar erzağı vardı. Zaten Selman da uzun bir müddet buralardaydı. Yine de ne olur ne olmaz diye cebinden bir miktar para çıkarıp emaye kavanozun içine bıraktı. Mutfaktan çıkıp sobalı odaya döndüğünde iki kadının susukunca oturmuş birbirlerini seyrettiklerini gördü. Meryem hanım Darya'nın ellerini tutmuş, buğulu gözlerle yüzünün her yerini inceliyonrdu.
Nice zaman sonra Selman'ın geldiğini fark edip duruşunu düzeltti yaşlı kadın. "Were lawo, were rûne." 'Gel oğul, gel otur.' Meryem hanımla Kürtçe anlaşacağını bildiğinden sakince dinliyordu Darya. Yaşlı kadın ellerini tuttuğundan beri garip bir şekilde huzurlu hissetmişti. Ne kaçak olduğu ne de nasıl bir cehennemden kaçtığı düşmemişti aklına.
"Getirdiğim hiçbir şeye dokunmamışsın eze. Ne yedin, ne içtin bunca zaman?" Meryem hanım Selman'dan başka kimseyi karıştırmazdı hayatına. Ferman da iyi hoştu da donuk, mesafeli adamın tekiydi. "Beş tavuğum her gün beş yumurta verir. Keçilerim hamdolsun sütlüdür. Onlardan aldığım yeter bana. Peynirim de vardır, yağım da. Sen boşa masraf eder durursun." İnatçı kadını sözleri ile ikna edemeyeceğini bilen Selman, Darya'yı işaret edip; "Ama şimdi Allah'ın misafiri vardır evinde. Onu aç mı koyacaksın?" dedi. Hiddetle yerinden kalkan yaşlı kadın, Selman'ın yüzüne sert bir sille çalıp hararetle konuşmaya başladı. "Hele eşşeğin oğlunun dediğine bak. Nerede görülmüş Meryem kadının misafirini aç bıraktığı? İftira edersin utanmadan." Selman gülüyor, gülüşlerinden, bir de Meryem hanımın sillelerinden nefes bulup da bir türlü konuşamıyordu. "Yeter eze yeter. Bilmez misin takılırım sana. Hem Darya da kuş kadar yer merakta kalma. Eksiltmez azığını."
Meryem hanım, Selman'a söylene söylene kalktığı yere oturdu ve sanki yapması sıradan bir şeymiş gibi Darya'nın ellerine yeniden tutundu. "De hayde git sen ananın evine. İki bekar kadının olduğu evde ne işin var senin? Haydi selametle. Bu kız da yatsın dinlensin. Gözlerinden kürüm kürüm yorgunluk akar görmez misin?"
Darya'nın gözlerinden akan yorgunluk muydu, yoksa önündeki zamanın belirsizliği mi bilinmez; Selman, iki kadınla da vedalaşıp ayrılmadan önce Darya'ya dönüp, aklındakini okur gibi tek tek; "Merakta kalma güvendesin. En kısa zamanda da hayal ettiğin gibi özgürce yaşamaya başlayacaksın. Şimdi yat ve güzelce dinlen. Kim bilir sabahın nurunda bizim için ne müjdeler gizlidir." dedi.
Selman evden ayrıldıktan sonra baş başa kaldığı yaşlı kadınla ne konuşacağını bilemedi Darya. Ancak Meryem hanım pek de susmaya niyetli değildi. Yaşadığı ev, köyden uzak, epeyce yalnız bir yerdeydi. Hem zaten öyle olmasa bile kimse gelip de kapısını çalmazdı, sevmezlerdi Meryem hanımın onlara doğruları söylemesini. Sanki gizli sırlarını bilir gibi yüzlerine karşı söylerdi sert sözleri. Kapısı aşınmaya aşınmaya da konuşmaya hasret kalmıştı zavallı kadın.
"Maşallah pek bir güzelsin. Rahmet olsun anandan mı aldın bu kaşı gözü?" Darya annesinin öldüğünü söylememişti ki. Belki Selman anlatmıştır diye düşünerek cevapladı. "Gözlerim anneminkine çok benzermiş, öyle söylerler. Ben hiç görmedim ama..." Meryem hanım bu sözler üzerine derin bir iç çekip; "Bildim. Gözünün bebeğinde öksüzlüğün sancısı var a kızım. Öksüz öksüzü tanırmış derler, ben de seni tanıdım." Demek ki Selman'ın dediği gibi gönül gözü açıktı bu kadının. Başka zaman olsa belki korkardı ama ona bakarken öyle merhametli bakıyordu ki; korku ya da tasa aklının ucuna dahi gelmiyordu.
"Ben hiç yalan söylemem kızım. Yalan söylemediğimden kelli ne terazim şaşar ne de aklıma gelende hata vardır. Sen diyesin gönül gözü, ben diyeyim içime doğan güneş... O sebeple pek sevip saymazlar beni. İnsan oğlu yalan da olsa kendisini memnun edecek sözü duymak ister, yalan olduğunu unutur, yüzüne çalınca da hoşlanmaz senden. İşte o sebepten insandan uzak yaşarım. Onlar sağ, ben selamet. Bacımın oğulları gelir arada çalar kapımı, eksiğimi, gediğimi görür duamı alır giderler. Başka da insan istemem. Ama sen... sen başkasın kızım. Nasıl derim, nasıl anlatırım bilmem ancak na şuramdan sana akan bir his var. İsterim hep eteğimin dibinde durasın ama bu mümkün değildir bilirim. Allah bahtını açık etsin ne diyim. Sen iyi ol da gerisi mühim değil. Zaten bir ayağım çukurdadır. Gözü toprağa bakan bu yaşlı kadına bakma sen."
Meryem hanımın Darya'ya kanının kaynamasının çok derin bir sebebi vardı. Daha 15'indeyken evlendirmişti onu babası. Eri düğünden üç hafta sonra askere gitmiş, üçüncü ayında da gebe olduğunu öğrenmişti. Evvela ölü doğan kızını verdiler kucağına, sonra da kocasının mayına bastığının haberini. Aklını kaybettiğini söylediler, hangi akıl bu kadar acıya dayanırdı ki? İnsanlar böyle söyledikçe kabullendi, insanlardan beri çekti kendini. Yıllardır burnunda gözünün bebeğini dahi göremediği evladının kokusu, evladı oldu diye sevincini göremeden parça parça toprağa verdiği kocasının sevdası ile yaşayıp durdu. Dursaydı Darya'nın yaşında olacaktı kızı. Selman anlattıkça bağrında bir döşek kurmuş, Darya'yı her şeyi ile sarıp sarmalamıştı.
Sobanın başında demlediği sıcacık çaydan, keçilerinin sütü ile yaptığı taze peynirden, yağdan, tandıra daha bu sabah vurduğu taze lavaştan sade bir sofra kurup Darya'nın karnını doyurmasını bekledi. O önündeki ekmeği kuş gagası kadar bölüp yerken; kendi elleri ile işlediği çarşafı, yorganı serip güzel bir yatak hazırladı. Sakız gibi beyaz yastık kılıfına ne de güzel yakışacaktı kızıl kahve saçları. Belki müsaade ederse yarın tarar, bir güzel de belik örerdi.
Sobanın çıtırtısında ve tavana vuran alevin cılız ışığında duvara vuran gölgeleri seyrede seyrede uykuya daldı Darya. Yıllardır uyuduğu en huzurlu uyku olacaktı. Yarınların neler getireceğini bir gece olsun düşünmeden, akıbetinden endişe etmeden uyuduğu en tatlı uyku...
....
21 Şubat 2026 İstanbul, Çağlayan Adliyesi
Binanın büyük cam kapılarından girer girmez, siyah mantosunun omzuna düşen kar taneleri erimiş, aldığı ılık nefesle ne kadar üşüdüğünü farketmişti Ömer. Her ne kadar havanın soğukluğunu dışarıda bırakmış olsa da; girdiği ortamda hem yükselen taş duvarların hem de binanın genel havasının yaydığı soğukluğu iliklerine kadar hissetmişti.
Babasının şüpheli ölümünden sonra bir hafta kendine müsaade edip, taziye evinde durmuş, sonrasında ise kendini işe güce vermişti. Elinde çözüme kavuşmayı bekleyen tonlarca dava vardı. Acısını kimsenin acısı ile yarıştıracak bir adam değildi Ömer. Adalet bekleyenlere er ya da geç adaleti ulaştıracaktı.
Odasının bulunduğu kata geldiğinde özel kalemi Efe onu karşılamış ve bu günkü programından bahsetmeye koyulmuştu. "Sayın savcım dün gece meydana gelen silahlı kavga için size görevlendirme verilmiş. Başsavcı özellikle sizin ilgilenmenizi istiyor. Olay Çukurambar'da geçiyor efendim. Taraflar birbirine husumeti olan iki aile. Silahlar elbette ruhsatsız ama sizi özellikle ilgilendiren tarafı, iki yıl önceki baskında ele geçen silahlardan olmaları. Ya tamamına el koyulamadı ya da emniyetin envanterinden bir şekilde çıkarıldılar."
Mantosunu çıkarıp yanıbaşındaki dilsiz uşağa asarken ve çantasındaki evrakları çıkarırken bir yandan da Efe'nin anlattıklarını dinliyordu. "Kaç kişi ölmüş Efe? Olaya bakan nöbetçi savcıdan olay yeri tutanakları geldi mi?" Genç adam,Ömer'in sorusu ile elindeki dosyanın içinde belli sayfaları aramaya koyuldu. Bir yıl önce atanmış ve Ömer Saygın'ın kalemine verilmişti. Aralarında çok yaş farkı olmasa da Ömer'e öyle saygı duyuyordu ki; onu hatasız bir şekilde cevaplamak için bütün hazırlığını erkenden yapıyordu. Ne soracağını, ne isteyeceğini bildiğinden fihristini sağlam tutmuştu. "Elbette sayın savcım, tutanaklar burada. Olaya nöbetçi savcı Turgut Güner bakmış. Olay yerine gittiklerinde çatışmanın yankıları hala sürüyormuş. Halk ufak çaplı bir ayaklanma başlatmış. Güvenlik kordonunu epey geniş tutmuşlar. Efendim tutanakta da yazdığı üzere tam 463 boş kovan toplanmış. Sadece silah açısındn değil, mühimmat açısından da oldukça sağlamlarmış."
Ömer, Efe'nin önüne bıraktığı tutanağı incelerken kaşlarını iyice çatmıştı. İstanbul'un göbeğinde bu kadar yoğun bir çatışmanın yaşanması neredeyse bir iç savaşla eş değerdi. "Olaya bakan asayiş amirini ara. Yarım saat sonra emniyet binasında olacağım. Brifing için hazırlansınlar. Ayrıca ikinci bir keşif için olay yerine gideceğimi de söyle, bana bir ekiple destek olsunlar. Bir de sert bir kahve söyle Efe. Başımız epey ağrıyacağa benziyor, ağrı çıkmadan önlemimizi alalım." Efe, Ömer'i onaylayıp odadan çıktıktan sonra kaleme gidip önce çay ocağını aradı. Ardından da Vatan emniyeti arayıp olayla ilgilenen amirle konuşup Ömer'in talimatlarını iletti.
Efe'nin ardından bir süre dalgınca kapıya bakan Ömer, önündeki tutanaklara konsantre olmaya çalışırken, bir yandan da dün gece fırında bulduğu gizli odayı düşünüyordu. Neden öyle bir odanın olduğuna bir türlü anlam verememişti. Babasının o odadan haberi var mıydı, yoksa yıllarca o odadan habersiz mi yaşamıştı bilmesi gerekiyordu. Zira zindandan hallice odanın modern dünya ile tek ilişkisi tavandan sarkan 60 voltluk ampüldü. Ne bir oturak, ne de yaşam alanı olabileceğine dair bir iz bulabilmişti o odada. Duvarları tamamen taş olan oda, sanki yüzyıldır oradaymış gibi tarih, günümüzde kullanılıyormuş gibi de gizem kokuyordu. Kapısı çalınıp istediği acı kahve geldiğinde dün geceyi düşünmeyi bir kenara bırakıp önündeki çetrefilli işe odaklanmaya çalıştı. Ancak içinde, aklının bir köşesinde yer eden sinsi bir his, o odanın göründüğü kadar basit bir yer olmadığını fısıldıyordu...