MyStoryBölüm 4 / 11

Bölüm 4 / 11

BOYALI

Hayatının belkide en huzurlu uykusunu uyuyan Darya, uyuduğu odanın penceresinden vuran cılız gün ışığı ve sobanın üzerinde kaynayan suyun cızırtısı ile gözlerini araladı. Karşısındaki tahta tavan, derin sundurmalı pencere önü ve üzerinde uyuduğu tahta divan, algılarını yavaşça açmış ve Berşan Tanzer'in şaşaalı konağında değil de; Erciş'te Meryem hanımın evinde olduğunu farketmesini sağlamıştı.

"Güzel kızım ben mi uyandırdım seni?" Meryem hanım her ne kadar sessiz hareket etmeye çalışsa da Darya'yı kendi uyandırdı sanıyordu. "Hayır, endişelenmeyin lütfen. Ben kendim uyandım. Hem epey uyumuşum baksanıza. Güneş neredeyse yükselmiş" Meryem hanım kızın naif, ancak sabah mahmuru sesini tebessümle dinliyor, bir yandan da sobanın ateşini besliyordu.

"Tandıra ekmek vurdum, içli de yaptım seversin inşallah. Çay da şimdi olur. Güzel güzel ye ki Selman eşeği iyi bakmamışsın emanetime diyemesin." Darya, yaşlı kadının bu sözlerine gülümseyip ayaklandı. Sonrasında da hemen yattığı divanı toparladı. Kucağında yorgan yastıkla bir an ne yapacağını bilemese de Meryem hanım, onun bu şaşkınlığını fark etmiş ve odanın girişindeki yüklüğe koyabileceğini söylemişti.

Elindekileri yerine bıraktıktan sonra dün gece yerini öğrendiği banyoda elini yüzünü yıkayıp hızlıca yattığı odaya döndü. Sobanın yandığı odanın dışında kalan yerler bir buzhaneden farksızdı. Bu zavallı kadının nasıl hayat sürdüğünü düşününce içine bir burukluk yerleşti. Gerçi kendisi böyle şartlarda hiç yaşamamıştı, Meryem hanım belki de alışkın olduğundan etkilenmiyordu bile. Ama yine de onun adına üzülmeden edemedi.

Odaya döndüğünde Meryem hanımın çoktan çayları çekmeye başladığını gördü. Ona yardım edemediği için ister istemez mahçup olmuştu. "Keşke beni bekleseydin. Ağır değil mi o tepsi? Tek başına getirmişsin." Yaşlı Meryem, Darya'nın bu sözlerine içten bir tebessüm gönderip doğruldu. "Sen benim böyle naçar göründüğüme bakma. Nice babayiğitlerin yapamadığı işi yaparım da aman bile demem."

Gerçekten de öyleydi. Genç yaşta dul kaldıktan sonra her işini kendi görmüş, hatta oturduğu bu damın duvarlarını bile kendi başına örmüştü. Köyün yakınındaki ormandan odun keser, peyder pey taşır, kışlık odununu yığardı. Darya ister istemez imrenmişti Meryem kadına. Kendi başına, kimseye muhtaç olmadan bunca yıl yaşayan, yine de yüzünden tebessümü eksik etmeyen bu kadın imrenilesi değil de neydi?

"Hadi geç otur, soğutma ekmeği çayı. Soğudu mu benzemez bir şeye." Meryem hanım tatlı bir kızgınlıkla Darya'yı uyanınca gülümseyip çöktü hemen sofranın kenarına. Meryem hanım da taze ekmeği eliyle pay edip ilk lokmasını aldı. Darya ile henüz bir öğün paylaşmıştı. Onda da sofranın büyüğü başlamadan yemeğe başlamadığını görmüş, içten içe bu terbiyesini takdir etmişti.

"Selman bugün gelecek. Anasından izin alabilirse Sevim'i de getirecekmiş. Sevim senin akranındır. Pek tatlı dillidir, sana yoldaş olur. " Sevim'i Selman'dan defalarca kez dinlemişti, neredeyse tanıyor gibiydi. Haberi alınca memnun oldu ve bunu da gizlemedi.

"Sevindin elbet. Bilemedin he mi benim gibi koca karı ile nasıl vakit geçireceğini. Tamam tamam, demedim bir şey. Öyle üzgün geyikler gibi bakma." Evinde babasından başka muhabbet kurabileceği kimse yoktu Darya'nın. O da genelde kendinden ne kadar nefret ettiğini, başına bela olduğunu söyler dururdu. Evin çalışanlarına da Darya ile münasebet kurmalarını yasaklamıştı. İş için dışarıda olduğu zamanlarda halası gelir, diğer zamanlarda da okulda edindiği bir iki arkadaşı ile muhabbet ederdi. Başkaları gibi evine arkadaş davet edebilen, başkalarına giden bir çocuk, bir genç olamamıştı Darya.

Aheste aheste yaptıkları kahvaltının ardından el birliği ile sofrayı toplayıp Selman ile Sevim'in gelişini beklemeye koyuldular. Darya pencerenin önüne oturup iri iri yağan karı seyrederken; Meryem hanım da tekini yeni bitirdiği patik çiftinin diğerini örüyordu. Darya'nın ayağına da bir çift patik vermişti. Üzerine giydirdiği yelek biraz büyük olsa da şimdilik onu sıcak tutar diye düşünüp önüne döndü.

"Eee anlat bakalım acem kızı. Var mı sevdiğin, gönlünün düştüğü biri. Bu güzellikte peşini bırakmazlar senin." Daldığı yerden Meryem kadının sözleri ile çıkan Darya, bir müddet kadının ne demeye çalıştığını düşündü. İdrakına vardığında ise mahsun bir gülüşle toparlandı. "Kimse yok Meryem teyze. Olmadı yani. Babam... pek müsaade etmezdi böyle şeylere. Zaten ben de okumaktan başka bir şey düşünecek durumda değildim."

Kızın derdinin göründüğünden de büyük olduğunu başından beri hissediyordu zaten. İstiyordu ki, sormadan söylemeden anlatsın, derdini yükünü paylaşsın. Ama Darya kapalı bir kutu gibiydi. Baktı ki böyle olmayacak; doğrudan soruverdi. "Baban zalimin tekiydi değil? Sen onun zulmünden kaçtın."

Derince yutkundu Darya. Boğazında keskin bir sızı hissetmişti. Zaten kendini bildi bileli ağlama isteği boğazında bir düğüm gibi dururdu. Meryem hanımın sözleri arı kovanına çomak sokmak gibi olmuştu. Kulağına dolan uğultu ve göğsüne sirayet eden sıkışıklık ile daha fazla tutamadı göz yaşlarını.

"Beni.." dedi. Bir hıçkırık koptu boğazından. "Beni zalimin biri ile evlendirmeye kalktı. Zaten onun zulmü yeteri kadar ağır geliyordu, dayanamadım. Tek kurtuluşum kaçmaktı." Kederli bir ifade ile başını sallayan Meryem hanım kendi gençliğini hatırlamıştı o an. Onun da babası henüz 15'indeyken evlendirmişti. Başımdan bir boğaz eksilsin derdindeydi. Eğer kocası merhametli biri olmasaydı azabı daha da artardı. Hoş kocasıyla da pek bir gün görmemişti ya.

Anası sağ olsaydı belki baba bildiği adam bu kadar gaddar birine dönüşmezdi diye düşünürdü arada. Ancak merhamet insana doğuştan verilen bir şeydi. Ne sonradan kazanılan ne de sonradan kaybedilen. "İnsanın alacası içinde kızım. Kimin ne olacağı belli değil. Eskiler der ki; Alimden zalim, zalimden alim doğar. Babam beni everdiğinde kocamın ailesinin namı pek bir aşmıştı dağı taşı. Onlar için gaddar, hak hukuk tanımaz, vicdansız derlerdi. Öyle korktum, öyle ağladım ki; inan bana ağlamaktan öleceğimi düşündüğüm geceler oldu. Daha 15'indeydim. Şuncacık çocuk ne bilsin evlenmekten öyle değil? Ama erim öyle bir adam çıktı ki; o döktüğüm gözyaşları gönlümde koca bir bahçe suladı. Hem de ne bahçe, cennetten bir köşe sanki. Hoş onun da ömrü azdı ya..."

Meryem hanım gözünden düşen bir damla yaşı silip elindeki işe geri döndü. Geçmişi ne zaman düşünse yüreğindeki kor kendini tazeler, alev olur canını yakardı. Darya, onun kendini kapattığını anlayınca mahremine saygı duymak niyetiyle başını yeniden yağan kara çevirdi. İşte o an evin önüne yanaşan tanıdık kamyonet, az önce büründüğü kasvetli havayı bir anda dağıttı.

...

Vatan Emniyet Binası / İstanbul

Arabasını birinci sınıf yetkililer için ayrılmış park alanına bıraktıktan sonra şiddetini arttıran kar yağışının altında binanın girişine doğru yürümeye başladı. Babasının ona mesleğe ilk başladığı yıllarda aldığı deri evrak çantasının kulpunu sıkıca tutmuş, eldivenlerini unuttuğu için üşüyen ve uyuşan elini ısıtmaya çalışıyordu.

Binanın ana girişine geldiğinde yeni olduğunu tahmin ettiği memura kimliğini gösterdi ve böylelikle sıradan ziyaretçiler gibi X-Ray'den değil, diğer bölmeden geçti. Buraya geleceğini haber verdiği için olayı soruşturan terörle mücadele komiseri onu karşılamak üzere hazır bekliyordu. "Sayın savcım hoş geldiniz. Dilerseniz önce odama geçelim." Ömer, kaybedecek zamanının olmadığının farkındaydı. "Direk sorgu odasına gidelim. Bir an önce şüphelilerin sorgusunu bitirmek istiyorum. Olay yerine gideceğimi de bildirmiştim, gerekli ekip oluşturuldu mu?"

30'lu yaşlarının sonundaki terörle mücadele komiseri, kendisinden neredeyse on yaş küçük olan bu yeni savcının kendinden emin tavırlarına sinir oluyordu. Ömer, onun gözünde kendini beğenmiş, ukala adamın tekiydi. Ancak onu yakından tanıdıkça ne kadar titiz ve çözüm odaklı olduğunu anlayacaktı. "Nasıl isterseniz sayın savcım. Ben gerekli ekibi hazır bekletiyorum. Ne zaman isterseniz olay yerine intikal edebiliriz." Ömer, komiserin sözlerini sadece başıyla onaylayıp kendinden emin adımlarla sorgu odalarının olduğu kata doğru ilerlemeye devam etti.

"Olay yeri hala güvenlik çemberinde değil mi?" diye sordu. Olay oldukça büyüktü. Mahallede büyük bir infiale sebep olmuştu. Bu yüzden yaklaşık 50 kişilik bir ekip çevrede güvenlik önlemleri almış ve giriş çıkışları kontrol altında tutmaya başlamışlardı. Komiser, Ömer'i onayladıktan sonra birkaç adım önüne geçerek sorgu odasının kapısını açtı.

Duvarları siyah boyalı, ortasında çelik bir masa ve karşılıklı iki çelik sandalyenin olduğu, soğuk bir odaydı. Ellerinden masaya kelepçelenmiş şekide oturan, yüzü hariç teninin görünen her yeri dövmeli olan adam, karşısında beklediğinin aksine genç bir adam görünce gevşekçe gülümseyip arkasına yaslandı. Sanıyordu ki; o genç adamın tecrübesiz oluşu onu kurtarmak için yetecekti.

"Feyzullah Duman. Suç aleminde bilinen adı Boyalı. 34 yaşında, aslen Mersin'li. 11 yaşından beri Çukurambar'da yaşıyor. 32 çeşitli suçtan kaydı var. Dün gece uzun menzilli silahlarla Erdem Mutlu'ya ait mekanları eş zamanlı olarak tarayan grubun elebaşı. Erdem Mutlu olay yerinde ölüyor. Çıkan çatışmada 7 can kaybı var. 11' ağır 24 yaralı da çevre hastanelerde tedavi altında. Siz sormadan söyleyeyim; onlar için de bir koruma ekibi oluşturuldu. " Ömer, şeceresi okunurken gevşek bir duruş sergileyen adamdan bakışlarını bir an olsun ayırmadı.

"Yeterli komiserim. Gerisini Boyalı'dan dinleyelim." Çelik sandalyeyi rahatsız edici bir sesle zeminde sürükleyip muhatabının tam karşısına oturdu. "Lafı uzatmayı sevmem. İlgilendiğim tek önemli konu var; o da silahları nereden bulduğun?" Direk konuya giren genç adam, hem Boyalı'yı hem de komiseri ciddi anlamda şaşırtmıştı. Boyalı, sinir bozucu bir şekilde dilini ağzında yuvarlayıp masada biraz daha öne doğru eğildi. "Sosyete pazarında kilosunu 50 kuruşa satıyorlar." dedi. Ömer'in dudakların histerik bir gülüş gelip oturdu.

"Duyuyor musun komiser? Sosyete pazarından alışveriş yapıyormuş paşamız. Tezgahın sahibi de kesin Reşat Farzin'dir." Komiser bu ismi elbette daha önce duymuştu. Ancak; Reşat Farzin ismini duyduğu andan itibaren gözleri korku ile irileşen Boyalı'da bu isim; çok farklı anlamlar ifade ediyordu.

Uygulamada reklamsız oku