MyStoryBölüm 1 / 46

Bölüm 1 / 46

Mimoza Çıkmazı

Mimoza Çıkmazı

Bölüm
46
Puan
Yeni
Okunma
55

VERDA

Binbir rüzgarlar vadisi, bugün de adının hakkını verircesine esintiliydi. Cunda limanına demirli teknelerin önünde yürürken, sonbahardan yüz bulmuş rüzgarın bir hikaye anlatmaya çalıştığını düşündü genç kız. Sanki yazlıkçıların gidişiyle yerini sessizliğe bırakmış Cunda adasının kulağına fısıldayarak, 'herkes gitse de ben buradayım' diyordu.

23 yıldır yaşadığı bu küçük kasabanın en çok sonbaharını severdi Verda. Sokaklar, sahiller, banklar boşalır, tüm güzellik onun ellerine kalırdı. Bazen bisikletiyle bazen de adımlayarak, daha önce defalarca gezdiği sokakları her seferinde sanki ilk kez görüyormuş gibi keşfe çıkar, tualine dökmek için her ayrıntıyı hafızasına kazırdı.

Bugün adanın gizli saklı sırlarını keşfetmek yerine kendi yükünü hafifletmek için çıkmıştı dışarı. Balıkçı teknelerinin demirli olduğu iskelenin önüne geldiğinde ayaklarını iskeleden sarkıtarak oturdu ve çok da uzak sayılmayan geçmişin hülyasına daldı. Bir yıl önce babasını kaybettiği günden itibaren aynı yerde demirli olan tekneye iç çekerek baktı. O günleri hatırlamak burnunun direğinde tatlı bir sızı bırakıyordu.

Sabah namazıyla babasını uğurlar, taş kahvede masaları düzenleyen Yunus'a yardım eder, dükkanlar açılınca da alışverişini yapıp, Mimoza Çıkmazı'ndaki evine geri dönerdi. Okumak için İzmir'e gidince 4 yıl ayrı kalmıştı bu tempodan. Babasını yalnız bırakmayı hiç istememişti ama onun ısrarlarına dayanmak pek mümkün değildi. Tek tesellisi, her hafta sonu evine gelecek kadar yakın bir şehirde okumasıydı. Cuma gününden gelir, evin temizliğini yapar, ihtiyacını görür, babasına bir hafta yetecek kadar yemek yapar ve yurduna geri dönerdi.

Okul hayatı da kendi karakteri gibi sakin ve başarılı geçmişti. Okulu devam ederken restorasyon üzerine eğitim almış ve akademide adından söz ettirecek işlere imza atmıştı. Resme olan olağan üstü yeteneği ise tartışmasız en üst seviyelerdeydi. Buna rağmen resim alanında adından söz ettirmek yerine, sıradan bir resim öğretmeni olmaya çalışıyordu. Çünkü babası onun öğretmen olmasını çok istemişti.

Oysa babasının bu isteğinin altında yatan asıl neden; Verda'nın herkes tarafından tanınmasını engellemekti. Verda eğer tanınırsa, yıllardır ilmek ilmek işlediği ve alıştığı yeni kimlikleri ifşa olacaktı. Bu durum da hayatlarını bütünüyle tehlikeye atardı. Verda'nın henüz vakıf olmadığı bu niyet, çok yakında açığa çıkmak üzereydi.

Kendini bildi bileli birbirlerinden başka kimseleri yoktu. Annesi, kardeşini doğururken ölmüş; kardeşi de en fazla üç gün yaşayabilmişti. Baba kızın dünyası küçük ama sevgi doluydu. 'Çiçeğim' diye severdi kızını. Dalgakıranın sağında babasının el yazısıyla yazdığı 'çiçeğim' yazısına bakarak derin bir iç çekti.

"Sonbahar geldi baba. Çiçeğin ömründe ikinci kez yaprak döküyor." dedi. Cılız çıkan sesini bir kendi, bir deniz, belki bir de ruhunu denize adayan babası ancak duyabilmişti. Buruk bir tebessüm bahşetti gün batımına doğru ve aynı zamanda arkadaki meyhaneden Parmaksız Akif'in sesi duyuldu.

Kanununu eline almış ve boş masalara sesiyle ziyafet vermeye başlamıştı. Bu salaş mekânı hanımı ve iki kızıyla beraber işletiyordu Parmaksız Akif. Yazın turiste, geri kalan zamanda da Cunda'nın yerlilerine hizmet veririlerdi. Güzel mezeler yapmayı Akif'in hanımı Zahide'den öğrenmişti Verda. Yazları işlere yetişemediklerini görür, iki eli kanda da olsa yardımlarına koşardı.

Rüzgâr tenini ısırmaya başlayınca yazlık tarafı branda ile kapatılmış meyhaneden içeri girdi ve meze tezgahının önündeki iki kişilik masaya oturdu. Oturmasıyla birlikte önüne bir bardak çay koydu Zahide hanım. Akif, babasının çok sevdiği 'şimdi uzaklardasın'ı çalıyordu. Onun, dostunu ölüm yıldönümünde anma şekli de buydu. Şarkı bitene kadar sessizce oturdular. İçeri bir kaç müdavim girdi, Akif ve Zahide onlarla ilgilenmek için kalkınca o da evinin yolunu tuttu. Bir zamanlar varmak için can attığı evine giden ayaklarının eski coşkusundan eser kalmamıştı.

Mimoza Çıkmazı, karşılıklı hizalanmış 8 evin bulunduğu dar ve kısa bir sokaktı. Evler yüksek duvarlı, geniş avlulu ve taş binalardan oluşturdu. Adanın genelinde Rum mimarisi hakimdi. Neredeyse hepsi beyaz kireçle boyanmış ve pencere pervazları genelde çivit mavisiyle renklendirilmişti. Pencere çiçekleri, kapı önü sohbetleri, kapı üzerinde bırakılan anahtarlarla sakinlerinin birbirine sonsuz güven duyduğu küçük, samimi bir dünyaydı burası.

Bu sokaktaki evlerin hanımları ona annesizliğini, çocukları da kardeşsizliğini hissettirmemişti. Babasının ölümünü de bu sokaktaki ailesinin desteği ile atlatmıştı.

Kapı önlerinde sohbet eden komşularına selam verdikten sonra evinin bahçe kapısından girdi. Hava böyle esmeye devam ederse sardunyalarına zarar verebilirdi. Sabah olunca rüzgar görmeyen arka bahçeye alma kararını verdikten sonra basamakları tırmandı. Kapıyı açmak için anahtarını ararken telefonunun titrediğini farketti.

Mezarlığa gittiğinde sesini kısmış ve açmayı unutmuştu. Çantasından çıkardığı telefonun ekranına baktığında yüzünde sahici bir tebessüm belirdi. Arayan; en yakın dostu Suna'ydı.

"Verda nerdesin canım sen? Sabahtan beri arıyorum. Biraz daha açmasaydın ilk uçakla geliyordum yanına. İyi misin? Bir problem yok değil mi?"

Üniversitenin ilk günü tanıştığı ve adeta eksik parçasını bulmuş gibi hissettiği can dostuydu Suna. Babasının ölüm yıl döneminde kendi kendine kalmak istemiş ve dış dünya ile bağını tamamen kesmişti. Birazdan azar yiyeceğini bile bile dik bir şekilde yanıt verdi arkadaşına. Onu kızdırmak her zaman hoşuna giderdi.

"Abartma Suna. Sadece telefonumu sessizde unutmuşum. Her zaman böyle ortalığı ateşe vermesen olmaz sanki."

Kısa bir sessizlik oldu. Ardından beklediği gibi Suna'nın cırtlak sesi duyuldu.

"Verda bak; uçağa atlayıp oraya gelir, saçını çektikten sonra aynı gün geri dönerim haberin olsun. Şimdi bana adam akıllı anlat bakalım, bütün gün sana neden ulaşamadım?"

İşi şakaya vurmak bir yere kadardı. Sesi bu güne özgü mahzun tınısını kazandıktan sonra yeniden konuştu.

"Bugün babamın ölüm yıldönümü. Mezarlığa gidince sesini kısmıştım. Sonra da açmayı unuttum işte."

Bu kez baş gösteren sessizlik, matemin sessizliğiydi. Verda'nın babasına ne kadar düşkün olduğunu ve hayatta yapayalnız kaldığını bilen arkadaşı, bu önemli günü unuttuğu için kendine kızıyordu.

"Hay Allah tamamen aklımdan çıkmış. Çok özür dilerim canım. Nasıl hissediyorsun kendini, iyi misin?"

Verda, istese de Suna'ya kızamazdı. Onun hiçbir kötü niyetinin olmadığını en iyi bilenlerdendi.

"İyiyim merak etme canım. Sen nasılsın? Neden bu kadar ısrarla aradın?"

"Sana mükemmel haberlerim var. Çalıştığım sanat galerisi yeni birini arıyor. Ben de seni önerdim. Senin birkaç çizimini gösterdim ve restorasyonda ne kadar yetenekli olduğunu anlattım. Bırak şu öğretmen olma hayalini de yanıma gel artık gül kurusu. Birlikte çalışalım ne olur? "

Suna, ara ara ona bu tür ısrarlarda bulunur ancak; Verda'nın sabit fikirli duruşu yüzünden kısa sürede pes ederdi. Bugün de şansını denediği talihsiz günlerden biriydi. Ama son olacağını ikisi de bilmiyordu.

"Suna biliyorsun babamın hayaliydi öğretmen olmam. Ben de çok istiyorum üstelik. Galeri fikrine sıcak bakmadığımı da çok iyi biliyorsun. Lütfen bu konudaki ısrarından vazgeç artık."

Suna son bir umut biraz daha ılımlı bir tonda konuştu.

"En azından birkaç günlüğüne çık gel de çalışma ortamımı gör. Fikrin değişmezse kısa bir tatil yapmış olursun, kafan dağılır. Ne dersin?"

"Ben yanına gelince beni ikna etmek için olanca gücünü kullanacağını bilmiyor muyum sanıyorsun? Şimdiden niyetini açık ettin zaten yemezler."

Elbette Verda'nın bu sözleri üzerine, Suna'nın gerçek kişiliğine dönmesi çok da uzun sürmedi.

"Verda! Çıldırtma beni Allah aşkına. Kızım, babanın hayaliydi diyorsun, kendi ağzınla söylüyorsun bir de. Hem bari beni kandırmaya çalışma. Okuldayken ne kadar heyecanlı ve hevesli olduğunu en iyi ben bilirim."

Suna'nın ümitsiz ısrarı bir süre daha devam etti. Telefon konuşmasına devam ederken eve çıkan merdivenlere oturmuştu. Kalçasının uyuştuğunu hissedince zorlanarak da olsa ayağı kalktı.

Görüşmeyi güç bela sonlandırıp ahşap kapıyı açtı ve anahtarlarını girişteki sehpanın üzerine bıraktı. Işığı yakıp, ayakkabılarını çıkarmak için eğildiğinde kapının arkasında bir zarf gördü. Daha önce bu şekilde bir posta almamıştı. İster istemez kaşları çatılan genç kız zarfı aldı ve arkasını çevirdi. Üzerinde sadece Verda Yılmaz yazıyordu. Ne gönderen ne alıcı adresi ne damga ne de pul. Anlam veremedi. Açmadan eliyle yokladığında zarfın dibinde hafif bir kabarıklık fark etti.

Adımları küçük salondaki tekli koltuğu bulunca hiç beklemeden zarfı açmaya koyuldu. Ters çevirdiğinde içinden düşen şeye merakla baktı. Gümüş bir zincirin ucunda zarif bir mine çiçeği olan güzel bir kolyeydi. Zarfın içini tekrar kontrol etti ve bir kağıt çıkardı. Üzerinde yazanı okuduğunda ise adeta dünya ile arasındaki bağın koptuğunu hissetti.

"Kardeşinle tanışmak ister misin Mine Çiçeği?"

Uygulamada reklamsız oku