Bölüm 5 / 46
EŞİK
Şimdiye kadar basitçe kendisine sunulan hayatı yaşamıştı. Bundan sonra ise hayatının geri kalanını inşa etmek zorundaydı. Ruhuna serpilen şüphe tohumlarının büyüyüp çıkmaz bir orman olmasını bekleyemezdi. Ya onlara rağmen yaşamayı ya da onlarla yaşamayı öğrenmeliydi.
Ruhsatını ve birkaç belgeyi de yanına aldıktan sonra, yağmur ve fırtınanın izlerini ustaca silen güneşin aydınlattığı Cunda sabahına belki de son kez tebessümle bakıp Akif'in meyhanesine doğru yola çıktı. Gitme kararını ilk onlara açıklayacaktı. Sonra Ayvalık'a geçip arabasını sanayiye bırakması, Suna ve ailesi için birkaç hediyelik eşya alması lazımdı. Akşam da Asude, Ömer ve ailesi ile vedalaştıktan sonra ertesi sabah yola çıkmayı planlıyordu.
Meyhanenin arka sokağına arabasını park etikten sonra durup derin bir nefes aldı. Aldığı karar kendini bile korkuturken, bunu ailesi bildiği insanlara açıklayabilmek için cesaret toplaması gerekiyordu.
Bu akşam kalabalık bir gurup geleceği için aile, sabah erkenden dükkanı açıp hazırlıklara başlamıştı. Kolaylıklar diledi ve çay suyunu koydu. Ayak üstü söyleyemezdi. Çay hazır olduktan sonra herkesin oturmasını bekledi.
"Evet canlarım, herkes tastamam burada olduğuna göre size söylemem gereken önemli bir şey var. Nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum fakat eminim siz de duyunca benim adıma mutlu olacaksınız. İstanbul'da iş buldum. Bir sanat galerisinde eser restorasyonu yapacağım. Suna'yı tanıyorsunuz hepiniz. Onun çalıştığı galeri."
Belki bir seferde söylemeye çalışarak laflarını çorba etmişti ama nihayetinde söylemek istedikleri bundan ibaretti. İlk tepki Akif'in büyük kızı Dilek'ten geldi.
"İyi de Verda hani sen öğretmen olmak istiyordun. Puanın da iyidi. Tercih yapmayacak mısın?"
Dilek cevabını alamadan ufak kardeşi Melek söze girdi.
"Ablam doğru söylüyor Verda abla. Çok şaşırttın beni. Ben hep seni bizim lisede öğretmen olarak hayal etmiştim."
Kızların ve Zahide hanımın tepkisini az çok tahmin etmişti. Bu konuşmayı yapmadan önce kendini bu tepkilere hazırladığını düşünüyordu.
"Bir başına nasıl yapacaksın oralarda kızım iyi düşündün mü? Yok yok zor o işler. Sen yine de öğretmenlikten vaz geçme." Diyen Zahide'yi de dikkatle dinledi ama gözü, hiç tepki vermeden önüne bakan Akif'teydi. Nedense ondan daha taşkın bir tepki bekliyordu.
Sessizliğe daha fazla dayanamayarak sordu.
"Akif kaptan bir şey söylemeyecek misin?"
Daldığı yerden Verda'nın sorusu ile sıyrılan adam, gözlerini kaçırarak cevap verdi. Verda bu durumu gidişine üzülmesine yordu ama Akif için mesele bambaşkaydı.
"Ne diyeyim kızım, sen kararını vermişsin. Ama baban sağ olsaydı bunu istemezdi. Onu az da olsa tanıdıysam senin İstanbul'a gitmene müsaade etmezdi."
Akif'in sözleri ile masada biraz daha ona doğru eğildi.
"Neden böyle söyledin ki? Neden müsaade etmezdi? Öğretmen olup atansaydım ülkenin herhangi bir yerine gidecektim zaten. Babam da bunu biliyordu."
Verda, özellikle bu sorunun cevabını merak ediyordu. Neden bir başka şehre gitmesi sorun değilken İstanbul sorundu. Özellikle ona gönderilen zarflardaki adres ayrıntısı bu merakını körüklüyordu. Ancak karşısındaki adam bu konuda açık vermemekte kararlıydı.
"İstanbul'a göndermezdi."
Cevabını alamayacağını bilse de sorusunu yineledi.
"Neden İstanbul Akif amca?"
"Ben diyeceğimi dedim. Sen bir daha düşün."
Yaşlı adamı ikna edemeyeceğini anladığında ise duruşunu dikleştirip kararının arkasında olduğunu ve bu karardan vazgeçmeyeceğini dile getirdi.
"Düşünecek bir şey kalmadı. Yarın yola çıkıyorum. Arabayı bakıma götürüp, Ayvalık'taki birkaç işimi halledeceğim. Dönüşte de Gülizar teyzelerle ve diğer komşularla vedalaşacağım. Evin anahtarı sizde var. Ben yokken eve göz kulak olursanız sevinirim. Dilek, çiçeklerim sana emanet. Zaten ben de fırsat buldukça gelirim, siz de gelirsiniz hem olmaz mı? Yerleşip düzenimi kurunca boş bırakmazsınız beni."
Bütün cümlelerini ondan gerçekleri saklayan adamın duvar gibi suratına bakarak kurmuştu. Akif kaptan, Verda'nın yüzüne bir kez olsun bakmadan, "Ne diyelim kızım? Zaten görüyorum ki kararını çoktan vermişsin. Artık ne desem boş. Yolun açık olsun." dedi ve yazıhanesine gitti.
"Aman uykunu al yavrum. Yolda da sürekli dinlen. Merakta koma bizi." diyen Zahide'ye ve kızlara dolu gözleriyle tek tek sarıldı ve kapıdan çıkarken dönüp arkasında bıraktığı insanlara son bir kez daha baktı.
Aracını çalıştırdığında Akif'in tepkisini düşünmeye başladı. Yol boyunca da neden İstanbul'a babasının sıcak bakmayacağının mantıklı bir açıklamasını aradı. Gelen zarflardan ailesinin İstanbul'da bir geçmişi olduğunu anlamıştı ama onları İstanbul'dan koparan şey neydi? Zon zamanlarda aldığı zarfları düşündükçe aslında o şehirden hiç kopamadıklarını anladı.
Dört saat süren Ayvalık macerasından sonra eve döndüğünde yaptığı listeyi gözden geçirdi ve hazırladığı eşyalarına son kez baktı. Hepsini tek başına indirip arabaya yerleştiremezdi. Ömer ve Asude'den yardım alacaktı. İşi bittikten sonra üçünün yazıştığı guruba girip;
"Akşam yemeğine sizdeyim. Gülizar teyzeye söyleyin fava yapsın. Dere otuna acımasın ama." yazdı.
Bu aralar telefonu sürekli elinde olan Ömer'den yanıt gecikmemişti"
Ömer: Sen hayırdır kıvırcık?
Ne favası?
Kuru baklanın kilosu kaç para biliyor musun sen?
Eli herkesten açık olan arkadaşının bu sözlerine sadece gülümsedi.
Verda: Sus be pinti.
Ona takılmak, Ömer'i kızdırmak daima hoşuna giderdi. Şimdi uzun bir süre onlardan uzak kalacağını düşününce bir süre için rafa kalkan hüznü yine yerli yerine oturdu.
Asude: Gel boncuğum, gel. Babama da söyleriz mangal yakar.
Ömer: Dik ocağımıza incir ağacını, dik.
Konuşmayı daha fazla uzatmamak adına son mesajını atıp ayaklandı.
Verda: Hadi kesin, uzatmayın. Akşam görüşürüz. Ben de ağlayan kek yaparım. Ağlatırım masayı.
Telefonu bıraktıktan sonra bu akşam ağlayacaklarını bilen tek kişinin kendisi olması suçluluğuyla, söz verdiği gibi kek yapmak için mutfağa indi. Sürekli yaptığı ve arkadaşlarının çok sevdiği tarifi el çabukluğu ile hazırladı.
Keki fırına koyup ortalığı topladı ve kısa bir duş almak çin odasına çıktı. Bu akşam ve yarın yolda giyeceklerini dışarda bırakmıştı. Duşunu aldıktan sonra giyindi ve keki fırından çıkarıp sosladı. Anahtarını aldıktan sonra veda konuşması yapacağı ikinci kapıya doğru adımladı.
Akşam yemeği her zamanki gibi Ömer ve Asude'nin tatlı atışmaları, onları gülerek izleyen anne babalarının şen kahkahalarıyla geçti. Verda ne kadar ortama uyum sağlamaya çalışsa da veda vaktinin yaklaşmış olması içindeki burukluğu iyice körüklüyordu. Söze bir yerden başlaması gerekiyordu. Boğazını temizledi ve masadakilerin dikkatini kendine çekti.
"Size söylemem gereken bir şey var. Ben, nasıl desem... Her neyse. Sanırım bunu söylemenin başka kolay yolu yok. O yüzden direk söyleyeceğim. İstanbul'da iş buldum. Arkadaşımın çalıştığı galeride. Maaşı da oldukça iyi. Suna'nın ısrarlarına dayanamayıp kabul ettim."
Konuşmasına başladıktan sonra kaçırdığı bakışlarını masadakilere çevirince herkesin yüzündeki şaşkın ifadeye şahit oldu.
"Hey! Bakmayın öyle. Bu kısımda benim için hep beraber sevinmemiz lazım. Neden ölmüşüm gibi bakıyorsunuz? Biliyorum öğretmenlik işi ne oldu diye soracaksınız ama bu iş çok cazip. Bir sürü ünlü sanat eserini yakından görme fırsatım olacak. Benim için mükemmel bir deneyim inanın."
Verda konuşurken dolu gözlerle izleyen Asude daha fazla dayanamadı.
"Peki ne zaman gidiyorsun?"
Bu soruya vereceği cevabın kimseyi memnun etmeyeceğini biliyordu.
"Yarın sabah yola çıkıyorum. Hafta başı işe başlayacağım."
Neticede Asude, ilk önce isyan eden taraf oldu.
"Ve sen bunu bize son dakika söylüyorsun. Bravo Verda sana. Gerçekten bravo!"
Arkadaşı serzenişinde haklıydı ama kendi haklı sebeplerini bu masada sıralayamazdı.
"Deme öyle ne olur. Çok ani oldu zaten."
En başından beri sessizce oturan Ömer, Verda'nın son sözünden sonra daha fazla dayanamadı.
"Çok ani olduysa hayır yoktur kızım o işte. Düşünmeden niye atlıyorsun?"
Sesi ilk baştakine nazaran biraz kısılsa da son savunmalarını yapmak adına konuştu.
"Suna uzun süredir orda çalışıyor ve çok memnun işinden."
Verda'nın kendini anlatma çabaları tahmin ettiğinden de uzun sürmüştü. İkizler suskunca önlerine bakarken, Gülizar Hanım ve Kadir Bey, üzgün bir şekilde "hakkında hayırlısı olsun" demekle yetindiler. Verda, ikizlerle doyasıya vedalaşmak için son kez sahile gitmeyi teklif etti. Giderken sokağın diğer sakinlerinin kapısını da tek tek çalarak tanıdığı, onda izi olan herkesle vedalaştı. Sahilde uzun bir süre hiç konuşmadan oturan dostlar, Verda'nın yanlış bir karar vermeyeceğine ikna olarak kalktılar banktan. Kol kola yürürlerken arkasına bakan bir tek Verda’ydı.
Asude bu gece onunla kalmayı düşündü ama araba kullanacağı için uyuması gerekiyordu ve bir aradayken asla uyuyamazlardı. Genç kız bunu göze alamayarak bu fikrinden vazgeçti. Valizlerini geceden taşıdılar arabaya. Herkes kapısını kapatıp mahremine çekildiğinde, hayatında ilk defa uzun bir süre için belki de hiç dönmemek üzere veda eden Verda'nın uyuması çok da kolay olmayacaktı. Bu sebeple kendine bir melisa çayı yaptı ve içtikten sonra alarmını kurarak uykuya geçmek için çabaladı. ... Gün aydınlanırken yola çıkma kararı almıştı. Sonbahar kendini iyice hissettirmeye başlamıştı ve hava durumu yol boyu yağmurlu gösteriyordu. Lastikleri değiştirmiş olmanın isabetli bir karar olduğunu düşündü. Arabanın bütün bakımları eksiksiz yapılmıştı.
Termosa kahve yaptı ve atıştırmalık sandviçler hazırladı. Bütün odaları son kez dolaştıktan sonra kapısını kilitledi ve beyaz boyalı taş evine son kez baktı. Belki de bu eşikten son kez aşışıydı. Yola çıkma vakti aertık gelmişti.
Yolculuk, beklediğinden de rahat geçti. İstanbul'a girdikten sonra Suna'nın attığı konuma doğru ilerlemeye başladı. Sebebini bilmediği bir durumdan dolayı İstanbul'a hiç gelmemişti. Haliyle arkadaşının evini de ilk kez görecekti.
Suna, pencerenin önünde durmuş, arkadaşının Cuma günü iş çıkışı trafiği bastırmadan önce eve varması için dua ediyordu. Öğleden sonra onu karşılamak için izin almıştı. Eğer trafiğe takılırsa birkaç saat oyalanabilirdi. Araç kullandığı için sürekli aramak istemiyordu. Verda'nın kalacağı odayı hazırlamış ve dışardan yemek söylemişti.
Boğazı gören geniş apartman dairesinin salon camından caddedeki trafiği seyrederken saatine baktı. Az ilerdeki kırmızı ışık yeşile dönünce trafik yeniden akmaya başlamıştı. Suna'nın hatırında olan kırmızı hatchback araba çok geçmeden gözüne takıldı.
Apartman girişine dönen araca bina güvenliğindeki görevli bahçe kapısını açtı. Suna, misafirinin geleceğini önceden bildirmişti. Koşarak aşağı indi ve Verda'yı karşıladı. Bir yıldır yüz yüze görüşememişlerdi. Kapı önünde hasret giderdikten sonra, bina görevlisinden eşyaları taşımasını rica etti Suna. İkili daireye geldiklerinde arkalarından eşyalar da geldi. Suna tekrar sarıldı arkadaşına ve yine soluksuz konuşmaya başladı.
"Nasıl geçti yolculuğun? Çok yoruldun mu? Benimki de laf, o kadar yol. Gel sana odanı göstereyim. Gir bir duş al, soyun dökün rahatla. Ben de yemekleri hazırlayayım. Acıkmışsındır sen. Sakın yolda yedim deme. En sevdiğim restorandan yemek sipariş ettim. Bugün güzelce dinlen yarın senin canını çıkaracağım."
Verda, bayılmak üzere olduğunu anlatmak için göz devirdi.
"İnan bu kapıdan girene kadar hiç yorgun değildim. Üç dakikada yaşlandırdın beni kara üzüm. Çabuk odamı göster."
Bu sözler üzerine ikisi de gülmeye başladı. Birbirlerini çok özlemişlerdi. Verda rahatlayıp yerleştikten sonra yemek yiyip biraz sohbet ettiler. Verda yorgunluğa daha fazla dayanamadı. Hem zaten Suna'nın kendisi için planlarını duyunca enerji depolaması gerektiğini düşünmüştü.
Sabah ikisi de erken uyandı. Güzel bir kahvaltıdan sonra, Suna'nın ayarladığı kuaför randevusuna gittiler. Verda'nın alışkanlığı değildi bu tür aktiviteler. Sadece kırıklarını aldırmak için giderdi kuaföre. Saçlarının boyuyla oynamayı istemezdi. Babası uzun sever, annesine benzediğini söylerdi çünkü.
Sırtının bitiminde kıvırcık, doğal çikolata kahvesi saçları vardı. Teni beyazdı. Yüzünde belli belirsiz çiller vardı. Cunda'nın suyu ve güneşi iyice belirginleştirirdi onları. Verda'nın en dikkat çekici yeri ise gözleriydi. Görenlerin genellikle lens sandığı ve hayatı boyunca birçok insanı ikna etmekte zorlandığı menekşe mavisi gözleri. Yüzüyle orantılı küçük ve şekilli burnu, kahve ve sık kirpikleri, şekilli kaşları ve dolgun dudaklarıyla oldukça dikkat çeken bir kızdı.
Son zamanlarda biraz zayıflamıştı ama hemcinslerine göre uzun ve biçimli bir vücuda sahipti. O kendi çekiciliğinin farkında olmayanlardandı. Genelde spor şeyler giyinir ve asla aşırıya kaçmazdı. Bugün onun giyim tarzı için de milat olacaktı. Çünkü Suna, iş yerlerinin çalışanların kılık kıyafetine özen göstermesini istediğini söylemişti. Suna'ya hak verdi ve kendini Suna'nın maharetli stil danışmanlığına bıraktı. Saatlerce alışveriş yapıp dolaştılar. Eve geldiklerinde ikisi de bir koltukta sızıp kaldı.
Pazar gününü dinlenerek ve işin kuralları ile ilgili sohbet ederek geçirdiler. Suna Verda'yı sıklıkla patronu Tufan beyin disiplinli iş anlayışı konusunda uyarıyordu. Dakik bir adam olduğu, alınan işlerin istenilen zamanda bitirilmesi konusunda çok hassas davrandığı, çalışanlarına karşı mesafeli ve soğuk olduğu konusunda birçok ayrıntı verdi. Çalışma ortamı, Tufan Bey galeride yokken çok eğlenceliydi Suna'ya göre. O gelince herkes gerginleşirdi.
Verda, kendisi de disiplinli ve soğukkanlı biri olduğu için adapte olmakta zorlanmayacağını düşündü. Uyumadan önce ne giyecekleri konusunda uzunca bir süre kafa yordular. Bütün dikkat Verda'nın üstündeydi. İşte ilk günüydü ve Tufan Bey onunla bizzat görüşecekti. Her şeyiyle özenli ve kusursuz olmalıydı. Koyu yeşil ipeksi kumaştan ceket pantolon takımı, içine dantel yaka saten bulüz ve siyah stiletto da karar kıldılar. Çanta olarak da mat siyah bir portföy seçtiler. İşleri bitince ikisi de duş alıp uyumak için ayrıldı. Yarın büyük gündü Verda için. Yeni hayatının, yeni savaşının ilk günü. Yenilecek miydi? Zaferle mi sonuçlanacaktı onu zaman gösterecekti. Gözlerini kapamadan alarmını kurmak için telefonu eline aldığında bildirim panelinde iki saat önce gönderilmiş mesajı gördü.
"İstanbul gözün korkuttu biliyorum ama göreceğin şeyler seni daha da ürkütecek mine çiçeği..."