MyStoryBölüm 3 / 46

Bölüm 3 / 46

LİMAN

Uykuya geçtiğinde saat sabahın 4'üydü. Huzursuzca dönüp durduğu yatağında bir türlü uykuya teslim edemedi kendini. Odasından sızan güneşin yoğunluğundan anladığı kadarıyla saat öğlene geliyordu. Bilinçsiz bir şekilde yatağında pineklerken dün gece yaşadıkları bir bir aklına doluştu. Bir an önce kalkıp Ayvalık'a gitmesi gerekiyordu.

Kıvırcık saçlarını yarım toplayıp, üzerine mavi beyaz ince çizgili, dizlerde biten gömlek elbisesini giydi. Hava akşam üzeri yağmurlu olacaktı ama akşam üzeri olmadan dönerim diye düşündü. Dün geceden beri bir şey yememiş, üstüne bir de boş mideye iki bardak çay içmişti. Müzmin reflüsü yaşadığı stresin de etkisiyle kendini hatırlatınca saatine göz atıp aceleyle mutfağa indi ve ekmek arası bir şeyler hazırladı. Mutfakta oturup yiyecek vakti yoktu.

Sehpanın üzerindeki araba anahtarlarını aldı ve kapıyı kilitlediğinden emin olduktan sonra bahçeden çıktı. Adanın dışına çıkmadığı sürece arabayı kullanmazdı. Sokaktaki herkes onun ada dışına çıktığını anlayacak ve akşam dönüşte meraklı soruların kıskacında kalacaktı.

Uyumadan kafasında sayısız teori üretmiş, kendini olası bir tehlikeye karşı nasıl savunurum diye kafa yormuştu. Çantasını kontrol etti, biber gazının ve çakısının orda olduğundan emin oldu. Buluşma yerine gitmeden önce Parmaksız Akif'in meyhanesine uğrayıp geçmişle ilgili birkaç soru sormayı kafasına koymuştu.

Hayat hikâyesi öyle düz ve sadeydi ki; yani en azından düne kadar öyle sanıyordu. Fakat dün eline geçen zarfın içindekiler hayatının bütün sadeliğini toz bulutuna çevirecekmiş gibiydi. Bugüne kadar kendisine anlatılan şeylerin dışında başka bir şey merak etmemişti. Kendini bahtsız bir çocuk olarak niteler, sıklıkla anne özlemi çeker fakat onu üzmemek için babasına belli etmemeye çalışırdı. Babasıyla Akif'in 20 yılı aşkındır süren derin bir dostluğu vardı. Bu dostluğun ona anlatacağı bir şeyler olmalıydı.

Gündüz saatleri olduğu için meyhanenin arkasındaki sokak boştu ve arabayı gelişi güzel park edip, halden gelen malzemeleri indiren Akif'in yanına gitti.

"Akif amcam kolay gelsin, nasılsın?"

Yaşlı adam kamyonetin kasasından indirdiği marul kasasını bir kenara bıraktıktan sonra arkasına döndü.

"Ooo erkencisin bakıyorum. Ne olsun be gül kurusu, gördüğün gibi işte. Sen nasılsın, arabayı çıkarmışsın, hayırdır?"

İsmi ve zayıf vücut yapısı yüzünden bu ismi takmıştı Akif ona. Verda her seferinde bu söyleme gülerdi.

"Senin de gördüğün gibi kuruyup kaldım Akif kaptan. İşim var biraz ama öncesinde sana sormam gereken bir şeyler var. Bana ayıracak vaktin var mı?"

"Hadi geç içeri de çayı koy. Zahide geç gelecek. Ben de işimi bitirip geliyorum."

Verda mutfağa girip çayı koydu ve Zahide hanımın zulasından biraz sigara böreği çıkarıp mikrodalgaya attı. Çok geçmeden Akif amcası da gelmişti.

"Kız aferim, yine aklımı okudun. Damarlarım tıkalı diye sabah akşam maydonoz yediriyor o karı bana. Mezelere içim gidiyor ellettirmiyor nursuz."

Zahide Hanım'la tatlı atışmalarına sık sık şahit olurdu.

"Öyle deme be, sevmese böyle düşünür mü seni?"

"Sevse mutlu olayım diye her akşam iki dilim paçanga verir. Veriyor mu? Yok."

İlk bardak çaylar içilince Verda yerinde huzursuzca kıpırdandı. Lafa nasıl gireceğini bilemiyordu. Akif de onda bir hallerin olduğunun farkındaydı.

"Akif amca. Babam sana her şeyini anlatırdı di mi?"

Akif Bey, genç kızdaki bu garip halin babası ile ilgili bir mesele yüzünden olduğunu anlayınca gergin bir bekleyişe koyuldu. Yine de ne olduğunu anlamadan bildiklerini açık etmeme niyetindeydi. Gücünün yettiği son ana kadar Verda'yı gerçeklerden uzak tutacağına can dostuna söz vermişti.

"Her şeyini hem de. Kardeşim gibiydi o benim. Hem sen neden durup dururken böyle bir soru sordun?"

Verda Akif Bey'i endişelendirmeden aklındaki soruları nasıl soracağını sabaha kadar düşünmüştü.

"Biliyorsun bu yaşıma kadar babamdan ve sizden başka kimseye ihtiyaç duymadım. Şimdi babam yok. Allah sizi başımdan eksik etmesin. Ama..."

"Ama?"

"Ama merak ediyorum. Bir akrabam, bir yakınım var mı? Hep mi böyle yalnızdık biz? Annem gittikten sonra babam çok şey konuşmadı onun ve ailesi hakkında. Benim doğumum, annemin ve kardeşimin ölümü hakkında başka bir şey bilmiyorum. Birbirimizden başka kimsemiz yoktu dedi fakat; ne yani toprakta mı bitti bunlar? Hiç mi kökleri yok?"

"Elbette kökleri vardı...."

Durdu ve sigaradan sararmış sakallarını sıvazladı.

"Ama onlar da senin gibi kadersizdi işte. Erken yaşta bir başlarına kalmışlar. Yani baban öyle anlatmıştı."

Tatmin edici gelmeyen bu cevap kaşlarını çatmasına neden oldu.

"Kardeşleri, uzak yakın akrabaları da mı yok?"

Bir cümle... Tek bir cümle inandığı bütün doğruların kırılmasına yetecekti ama Akif Bey ona, en azından şimdi istediğini vermemekte kararlıydı.

"Hayırdır gül kurusu? Ne bu ahıretlik sorular? Nerden çıktı bunlar şimdi?"

"Hep aklımdaydı Akif amca. Babama sorunca geçiştirirdi. Ama şimdi o bir yıldır yok. Sakın üzerine alınma ama ben kendimi yalnız hissediyorum."

"Ne yalan söyleyeyim bozuldum. Yalnız hissetmek de ne demek? Seni kendi kızlarımdan ayırmadım. Zahide de öyle. Ne zaman başın sıkışsa ardına kadar açık bir kapın var. Mimoza Çıkmazı desen emrine amade. Nerden çöktü üstüne bu yalnızlık?"

Verda saatine baktı ve bir saat sonra yapacağı görüşmeye az zaman kaldığını görünce yutkundu. Hızlıca masayı toparlamaya başladı. Akif'in sorusu havada kalmıştı. İşini bitirince bakışlarını kaçırarak konuştu.

"Ben Ayvalık'a geçiyorum. Var mı bir isteğin? Midyeci Hasan'a uğrayayım mı?"

"Yok o yarın gelecek zaten de sen hayırdır niye geçiyorsun karşıya?"

Bu sorunun cevabı da elbette dün gece düşündüğü onca cevaptan birisiydi. Teklese de aklındaki cevabı verdi.

"Şey, okuldan bir arkadaşım gelmiş. Akşama dönecekmiş. Onu göreceğim. Hava kararmadan dönerim merak etme. "

Tam arkasını dönüp çıkacakken, aklına takılan son soruyu da sordu.

"Akif amaca, Meryem kim?"

Şaşkınlığını gizlemeye çalışan adam, uzun zaman sonra yeniden duyduğu ismi hatırlamaya çalışıyormuş gibi yaptı.

"Çıkaramadım kızım. Bir Meryem var arka caddede esnaf. Başka Meryem tanımam zaten. Neden sordun?"

"Adına denk geldim bir yerde de merak ettim. Hadi görüşürüz, geç kaldım."

Dükkanın arka kapısından Akif Bey'le beraber çıktı.

"Dikkatli sür gül kurusu. Hava rüzgârlı, açık alanda gezme sakın. Tuttu mu Midilli'ye savurur seni haa aman diyeyim."

"Tamam tamam. İlla son golü atıp öyle göndereceksin."

Arabayı çalıştırıp direksiyonu köprü girişine doğru kırdı. Limana varması on dakika sürmezdi. Mesajda belirtilen saatten yarım saat önce vardı buluşma yerine. Liman binasının arkasındaki otoparka girdi ve arabasını valeye teslim etti. Çantasından telefonunu aldıktan sonra tepesindeki güneş gözlüğünü indirip yavaş adımlarla limana doğru ilerledi. Telefonun sesinin açık olduğuna emin olmak için yeniden kontrol etti, açıktı.

Mesajda söylenen buluşma saatine 13 dakika kalmıştı. Sap gibi durup beklemektense, iskele boyunca yürümeyi tercih etti. Belli bir noktaya gelince saatine baktı ve 7 dakikanın kaldığını gördü. Hızlı adımlarla geldiği yolu geri yürümeye başladı. İskelenin başına geldiğinde saatine yeniden baktı ve tam o an da telefonuna yeni bir mesaj geldi. Karşısında canlı kanlı birini görmeyi arzulamış olacak ki; okudukları ile hayal kırıklığına uğradı.

"Senin için iskelenin başlangıcındaki beton mantara bir zarf bıraktım. Zarfı al ve evine dön küçük hanım. Sokaklar tehlikeli..."

Zaten iskelenin başında duruyordu. İskele girişinde iki beton mantar vardı. Kendi tarafında olanın etrafına iyice baktı ama zarf göremedi. Diğer taraftakine bakmak için gidince, rüzgardan korunmak için üzerine bir taş bırakılmış kahve rengi zarfı gördü. Zarfın üzerinde mühür vardı ve mührün deseni mine çiçeği şeklindeydi.

Şaşkınlıkla etrafına bakındı. Dikkat çeken birilerini aradı ama insan trafiği her zamanki sıradanlığındaydı. Vakit kaybetmeden otoparka doğru yürümeye başladı. Vale arabasını getirince ücretini ödeyip direksiyona geçti. Zarfı ve çantasını yan koltuğa koyup arabayı çalıştırdı. Bir an önce eve gidip içinde ne olduğuna bakmak istiyordu. Tam hareket edecekti ki bir mesaj daha geldi.

"Sürücü tarafındaki kapı tam kapanmıyor. Fırsatın olursa kilidine baktır."

Vücudunun titremesine engel olamadı. Ne yani bu adam her kimse arabasına kadar girmiş miydi? Kapıyı kontrol ettiğinde tam kapanmadığını gördü. Açtı ve sertçe çekti. Kemerini takıp, direksiyondan güç almak istercesine sıktı. Dönüşte trafik biraz daha yoğundu ama içindeki korku ve telaş kuş gibi uçurmuştu onu sokağın başındaki boş arsaya. Arabayı park etti, çantasını ve zarfı aldı. Kapı önlerinde sıralanmış muhabbet eden komşulara selam verip, kimsenin soru sormasına müsaade etmeden bahçe kapısından girdi ve demir kapıyı sertçe kapattı. Eve bir an önce girip zarfın içinde ne olduğunu görmek istiyordu.

Verda, limandan büyük bir bilinmezlikle dönerken Akif meyhanenin yazıhanesinde yapmayı hiç istemediği bir aramayı gerçekleştiriyordu. Telefon tek çalışta açıldı ve Akif, beklemeden konuşmaya başladı.

"Alo ben Akif. Sizi bir gün bu sebeple arayacağımı hiç düşünmezdim ama galiba Mine'nin izini bulmuşlar..."

Uygulamada reklamsız oku