MyStoryBölüm 2 / 12

Bölüm 2 / 12

Gerçek Bir Leydi

Zengin kahvaltısını yaptıktan sonra kolları bol gömleğini giyip belini bütün hatlarını belli eden dar pantolonunun içine tepti. Deri kemerini de beline bağladıktan sonra hançerlerini yerleştirdi. Siyah dalgalı saçlarının önden birer tutamını örüp başının arkasında birleştirdi. Dizlerine gelen deri çizmelerini de giyince Tristan'ın yanına gitti.

“Kralı görmeye gidelim cezam neyse kessin geceden beridir davul derisi gibi gerildim.”

“Ceza değil görev.” Tristan kılıcını kınına sertçe soktu. “At arabası bekliyor, gidelim.”

Kalenin geniş avlusunda bekleyen arabanın kapalı bölmesine oturduklarında hareket ettiler. Taş yollardan geçerken atların nallarının sesi ritim tutarak etrafa yayılıyordu.

“Görev ne?” diye sordu Lylah merakla.

“Kral ile konuşurken öğrenirsin.”

“Şimdi söylesen kendimi hazırlarsam daha iyi olmaz mı?”

Tristan gülmüştü. “Şimdi söylersem görevi başkasına vereyim diye yalvarmaya başlarsın ama Kral’ın karşısında öğrenirsen kabul etmek zorunda kalırsın.”

“Bazen çok sinir bozucu oluyorsun.” Lylah burun kıvırdı.

Tristan gülmekle yetindi. Sızıcılar, kaleye eğitim almak için küçük yaşlarda aileleri tarafından getirilip bırakılırdı. Bu yolu tercih eden çok sayıda çocuğu olan yoksul ailelerdi ve hepsi çocuğunu bıraktıktan sonra bir daha göremeyeceğini bilirdi ama karnının tok, elbisesinin sıcak olacağının güveniyle giderdi.

Lylah ise o çocukların aksine annesinin memesinden süt içmesi gereken bir bebekken kalenin kapısına terk edilmişti. Çaresiz kalan bir anne ya da baba çocuğunu açlıktan ölmesin diye bırakmış olmalıydı. Tristan yerde bir sepetin içinde ağladığını duyup fark etmişti çocuk bakım evine gönderecekken Lylah minik eliyle parmağını sıkıca tutunca bırakamamış kalede eğitmenlerle el birliği içinde eğiterek büyütmüşlerdi.

Yetenekliydi, gözü karaydı. En zorlu görevleri kolayca hallediyordu ama bu defaki görev daha öncekiler gibi değildi. Kral’ın ordularını sağ gönderip ölülerini aldığı bir göreve tek başına gitmesi gerekecekti.

Bu görev için onu seçmesinin tek nedeni gücü değil aynı zamanda kadın olmasıydı. Erkek sızıcılar yaklaşamadan ölürdü ama bir kadın, kadın olduğu için hayatta kalabilirdi. Bu düşüncesi sadece düşünceden ibaretti ama doğruluğuna inanmak istiyordu aksi halde elleriyle büyüttüğü, kızı bildiği, en iyi sızıcısı olan Lylah sağ giderdi ölü gelirdi. Bu düşünce bile zorlukla yutkunmasına neden oldu.

Sarayın dik yokuşunu tırmanan at arabasının hızı azaldıkça sürücünün kırbacının sesi yükseldi. En sonunda açılan kapıdan içeri girip büyük bahçede durdular.

Lylah at arabasından indiğinde etrafına bakındı. Saraya hiç gelmemişti. Gelmesini gerektiren durum olmamıştı.

Yeşil, şekil verilmiş çalılıkların oluşturduğu koridor gibi yoldan ilerleyip merdivenleri çıktılar. Sarayın içine adım attıklarında yanlarına gelen adama Tristan açıkladı. “Ben sızıcıların lideri Tristan, yanımdaki de sızıcı Lylah Kral’ımız ile görüşmemiz vardı.”

“Beni takip edin.” diyen adam yürümeye başlayınca ardından takip ettiler.

Taht odasının kapısı gürültüyle açıldı. İçeri girdiklerinde tahta yaklaşıp tek dizleri üzerine çökerek başlarını eğdiler. Kral tahtında bütün görkemiyle oturuyordu.

Taht odasına getiren adamın sesi yükseldi. “Kral’ımız sızıcıların lideri Tristan ve sızıcı Lylah özel görüşme isteğiniz için buradalar.”

“Ayağa kalkın.” diyen Kral ile hem Tristan hem de Lylah ayağa kalktı. “İstediğim görev için gidecek olan sızıcı bu mu?” deyişi küçümseyiciydi. “Erkek bekliyordum.”

Lylah konuşmamak için dilini ısırdı.

Tristan bütün sakinliğiyle cevap verdi. “Kral’ım Lylah en iyi sızıcımız. Başarısız olduğu görev yok ama başarılı olduğu görevleri yazmaya yetecek de mürekkep yok.”

Kral’ın yanında ilk andan beridir sessizce bekleyen genç adam konuştu. “Aynı zamanda celladımızın işini elinden almaya yemin etmiş olan sızıcınız yanılıyor muyum? Bu konuda bazı şikayetler duydum.”

Lylah konuşan adama baktı. Başındaki küçük taçtan anladığı kadarıyla prens olmalıydı. Saygıyla başını eğdi. “Prens’im işimin tutuklama kısmında kimse teslim olmak istemiyor ben de gitmeleri için bırakamıyorum.” Arada bilerek bıraktıkları olmuştu ama bunlar kendisinde gizliydi.

Prens güldü. “İlk defa huzurumuza çıkan birine göre konuşman cesurca, sevdim.”

Kral elini kaldırarak konuşmayı sonlandırdı. “Sızıcı olarak ülkenin düşmanlarını biliyor olmalısın.” Lylah yine başını eğerek onayladı. “Denizlere gideceksin bana Kızıl Pençe’yi getireceksin ama sağ olarak istiyorum. Onu bütün halkın gözü önünde kellesini uçurtmazsam denizlerin hakimiyetini kazanamayız. Bunu başarabilir misin?”

Lylah’ın bakışları şaşkınlık, hayret, bilinmezlik, korku dolmuştu. Kızıl Pençe; Korsanların lideri, denizlerin hakimi olduğunu iddia eden, bütün korsanları emrinde gezdiren, korsan olmayan gemileri yağmalayan, masum insanları öldüren acımasız biriydi. Bugüne kadar deniz ile sınırı olan bütün ülkeler onu yakalamak için gemilerce ordu göndermişti ve bütün gemiler askerleriyle beraber denizin karanlık sularının en derinine gömülmüştü.

Ordu gemilerini yok ettiği gibi krallıklar arasında seyahat eden ticaret gemilerine de el koyuyor, yolcu gemilerini basıp yağmalıyordu. Böylesine korkunç ve yeri bulunmaz bir adamı nasıl bulup sağ olarak getirecekti? Hepsi bir yana Kızıl Pençe’nin yüzünü bilen kimse yoktu. Ele sağ geçirilen korsanlar bile nasıl biri olduğunu anlatıp resmini çizdirmek yerine işkence çekerek ölmeyi tercih etmişti. Yüzünü bilmediği birini istese de bulamazdı.

“Bu imkansız!” dedi titreyen sesiyle. Bir göreve daha önce imkansız dediği hiç olmamıştı.

“Babam Kral imkansız dediğin bu görevi yerine getirmeni istiyor.” diyerek Prens araya girdi. “Gemilerce ordumuz yok edildi. Diğer krallıklarla olan savaşımız sürüyor daha fazla orduyu denize yollayarak yok edemeyiz. Bir sızıcı olarak her yere uyum sağlamak senin görevin. Aralarına girmenin yolunu bul, Kızıl Pençe'nin kim olduğunu öğren ve sonra bize sağ olarak getir.”

“Ya bulamazsam? Bugüne kadar ele geçirilen korsanların hiçbiri bu konuda konuşmadı. Güvenlerini kazanamayıp başarısız olursam ve başarısız olmama rağmen sağ kalıp dönmeyi başarırsam beni bağışlayacak mısınız?”

“Bugüne kadar Kızıl Pençe'nin peşinden gönderdiğimiz ve başarısız olan ordularımızdan dönmeyi başaran askerleri öldürmedik.” dedi Prens.

“Ben emir altında savaşan bir asker değilim ben görev süresince kendi özgürlüğüyle hareket eden bir sızıcıyım.” Lylah’ın gerginliği sesine yansımıştı.

“İşini layıkıyla yap başarısız olursan canın senindir.” diyerek Kral sessizliğini bozdu. “Ama işini gerçekten yap denizlerde bir tur atıp geri dönerek olmadı dersen kelleni alırım.”

“Korsanların arasında denizlerde tur atmak kolaydı sanki!” diye dişleri arasından tısladı genç kız.

Tristan, “Görevi her zamanki titizliğiyle yapacak.” diyerek son noktayı koydu.

“Lylah, benimle gel.” diyen Prens kapıya doğru ilerleyince genç kız krala selam verip prensin ardından ilerledi.

Büyük bir odaya girdiler. Duvarlar sıra sıra kitaplarla doluydu. Yer ise büyük bir haritaydı. Prens eline aldığı demir çubuğu ayaklarının altında kalan ve denizin dalgalarıyla boyandığı büyük alanı hayali çizgiyle çizdi. “Bu denizlerin dört bir yanı korsanlarla çevrili. Güçlü, zayıf, büyük, küçük çeşit çeşit gemi ve korsan… Kızıl Pençe’yi yok etmeden diğer korsanları yok edemeyiz. Güçlerinin büyüklüğü önemli değil hepsini bir arada tutan tek kişi Kızıl Pençe. Bir ağacın reçinesi gibi diğer korsanları birbirine görünmez iplikle yapıştırmış durumda onu öldürürsek çıkacak kargaşa, çok başlılık bize büyük bir avantaj sağlayarak bütün korsanları yok etmenin yolunu açar ve Kızıl Pençe'yi yok etmeyi başaran krallık denizlerde mutlak hakimiyetin sahibi olur. Karadan devam eden savaş ülkemizi yordu, hazinemizin yarısından fazlasını yok etti. Denizlerin hakimiyetini kazanırsak karadan devam eden savaşı da durdururuz çünkü o zaman diğer ülkeler ticaret gemilerinin güvenliği için bize muhtaç olurlar. Söylediklerimde anlamadığın, bu görevin önemini kavrayamadığın bir söz var mı?”

Lylah hayır anlamında başını salladı. “Her sözünüzü anladım Prens’im.” Omuzlarına yüklenen yükün farkındaydı.

Prens elindeki demir çubuğu denizin bir bölgesinin üzerine koydu. “Korsanlar özellikle bu bölgede sayıca üstünler. Kayalıklarla ve girdaplarla dolu olduğu için diğer gemilerin yaklaşmaya cesaret edemediği bir bölge. Morvath Krallığı o bölgeye ordusunu gönderdi ama gemiler korsanlarla yüzleşene kadar girdaplara çekilip kayalıklarda parçalandı.”

“Ama girilmesi imkansız olsa korsanlarda giremezdi?” dedi Lylah.

Prens tebessüm etti. “Zekisin Lylah ama senin içinde büyüdüğün kalede bir savaş yapsak hangimiz kazanırız? Ya da bu sarayın içinde savaşsak kazanan sen mi olursun yoksa ben mi? O suları bizden daha iyi biliyorlar. Bizim göremediğimiz girdapları, kayalıkları onlar görüyor.”

Lylah yere çizilmiş denizin üzerinde birkaç adım atıp demir çubuğun gösterdiği yerde durdu. “Bu görevde tamamen tek başıma olacağım. Diğer görevlerde zorda kaldığım zaman aldığım yardımları bu defa alamayacağım ve bir yıl da sürse o bir yıl içinde sizin için yok olmuş olacağım.”

“Evet tam olarak söylediğin gibi olacak.” diye onayladı Prens.

Lylah sesli bir nefesi içine çekti. “Bana bir gemi ve gemide olması gereken mürettebat sayısı kadar ölü adam verin.” Bir nefes daha alarak prensin gözlerinin içine baktı. “Ve bir de gerçek bir leydiye layık elbise.”

Uygulamada reklamsız oku