MyStoryBölüm 3 / 12

Bölüm 3 / 12

Gemi Kazası

Verilen elbiseyi üzerine giydiğinde içindeki korseden dolayı nefes almakta zorlanıyordu. Üzerindeki hançerleri olmadan dolaşmaktan hoşlanmasa da buna mecburdu. Yanında yardımcı olan hizmetçi saçlarını özenle topuz yapıp üzerlerine değerli taşlar taktı ve bir de mücevherle süslenmiş kolye, küpe.

Sarayda hazırlanması için Prensin kendisine verdiği odadan çıktığında dışarıda bekleyen at arabasına bindi. Tristan’ın yanında Prensi görünce şaşırmıştı. “Gelmenizi beklemiyordum Prens'im.”

“Böylesine tehlikeli bir göreve göndereceğim sızıcımızı bizzat uğurlamak istedim.”

Taş döşemeli yolda ilerlerken yanlarından geçtikleri insanlar yoldan kenara çekiliyordu. Kim oldukları anlaşılmasın diye bindikleri araba sıradan bir at arabasıydı. Saraya ait olduğuna dair bir arması yoktu.

At arabası durduğunda denizin tuzlu tadı burnunu yaktı. Daha önce gemiye binmemişti, denizde yolculuk etmemişti.

“Deniz tutması yaşayabilirsin.” Tristan elindeki deri torbayı uzattı. “Miden bulanırsa bu otu çiğne rahatlamana yardımcı olur.”

Lylah torbayı alıp korsenin içine sıkışmış göğüslerinin arasına sokuşturdu. Yaptığı bu hareket Prensi oldukça eğlendirmişti.

“Ölü mürettebat hazır mı?”

“Evet hepsi celladın ipinde bu sabah sallandı.” diye cevap verdi Tristan.

Prens araya girdi. “Planın güzel olsa da gemi kullanmayı bilmiyorsun. Yanında sağ olan bir hırsız gelecek. Ceza için iki eli birden kesilecekti ama küçük bir anlaşma sundum. Seni oraya götürecek sağ kurtulursa elleri yine onda kalacak ölürse de cezasını bu şekilde çekmiş olacak.”

“Ama ölecek…” dedi Lylah. “Yaptığım plandan sağ çıkıp çıkamayacağımı ben bile bilmiyorum.”

“Tam bir aptalsın.” Tristan tıslarcasına konuşmuştu. “Senin bu berbat planın yüzünden en iyi sızıcımdan olacağım.”

“Ben yaşayacağına dair bahse girerim.” Prens, Tristan'a göre daha rahattı. “Burada yollarımız ayrılıyor Leydim, deniz tanrısı yolunuzu açsın, gökteki tanrı yelkenlerinizi rüzgarıyla doldursun.” Genç kızın elini tutup üzerinden öptü. “Haber göndermenin bir yolunu bulursanız da mutlaka gönderin.”

“Bir yolunu bulursam gönderirim.” Lylah saygıyla başını öne eğdi sonrasında arabadan indi. Tristan’da onu takip etti.

Gidecekleri gemiye yaklaştılar. “Dikkatli ol Lylah. Canını gereksiz tehlikeye atma, adımlarını yere çivileyerek bas.”

“Dikkat ederim ama bu görev sızıcı olarak başaramayacağım tek görev olacak gibi. Sonunda sağ kalırsam kendimi şanslı hissederim.” Lylah iç çekerek denize baktı.

“Ben sızıcı oluşuna değil büyüttüğüm kıza güveniyorum. Bir yolunu bulacağına eminim tabi bu ölüler gemisinden sağ çıkarsan.” Tristan da Lylah gibi iç çekti. Sonrasında baba kız gibi sıkıca sarıldılar.

Lylah geri çekilip nemlenen gözlerini sildi. İstemediği halde duygulanmıştı. Kendini zorlayıp gülerek gemiye giden tahtadan köprüde yürüdü.

Gemiye bindiğinde etrafına bakındı. Boştu. Dümenin olduğu tarafa geçince kolundan zincirlenmiş adamı gördü. “Eşlikçim sen misin?” diye sordu.

“Benim Leydim, zincirin anahtarı kamaranızda çözerseniz hemen yola çıkarız.”

Lylah sesli bir şekilde güldü. “Oldu çözeyim de kaç. Dümeni tut yeter geri kalanı ben yaparım.” Geminin tahtadan köprüsünü kapattı. Yelkenleri bağlayan ipleri çözdü. Zincirle dümene bağlı hırsız olduğu yerde gemiye yön veriyordu.

Şehir uzaklaştıkça denizin içinde bir leke gibi görünmeye başlamıştı. İnsanların uğultulu sesi susmuş geriye sadece birkaç kuş sesi ve geminin suyun içinde yüzerken çıkardığı ses kalmıştı.

Lylah geminin kamaralarını tek tek dolaştı. Ölü adamlar buralara konulmuştu. Yataklarında yatmış, uyuyor gibilerdi. Mutfağı bulduğunda yiyeceklere baktı. İhtiyacından çok da fazlası vardı. Bir kadın için olduğu belli olan kamaraya girdi. Yatağa uzanıp derin bir nefes aldı. Son rahat günlerini yaşıyordu.

Uyumak istedi ama uykusu yoktu en sonunda yataktan kalkıp mutfağa gitti. Kurutulmuş et ile patatesi yemek için hazır edip iki tabağa ayırdı. Yanına iki bardak şarap doldurup dümenin başındaki hırsızın yanına gitti. Denize taraf dönmüş çişini yapıyordu ama yaptığı geminin tahtalarında kalıyordu çünkü deniz kenarına yakın değildi. “Hey!” diye bağırdı sitemle.

Hırsız acele etmeden işini bitirip pantolonunu çekerek ipini bağladı. Elini üzerine silerken geriye döndü. “Bütün gün seni de bir yere zincirleseler bir yerde o güzel elbisenin eteklerini denize dönüştürürsün.”

“Dayan biraz şehire yüzerek dönemeyeceğin bir uzaklıkta açacağım zincirini.” Et ve patates dolu tabağı, şarap bardağıyla beraber ayaklarının dibine bırakıp kendi de yere oturdu. Elbisenin etekleri etrafına yayılmıştı. Elinde tuttuğu tabaktan bir et parçasını alıp büyükçe ısırdı.

Hırsız da onun gibi yere oturup yemeğini iştahla yemeye başladı. Kolu her hareket ettiğinde bağlı olduğu zincir şangırdıyordu. “Gerçek leydiler senin gibi davranmaz.” dedi. “Hareketlerin kaba, yemek yemen erkek gibi.”

“Sana kibar olmaya çalışmadığım için.” dedi Lylah. “Ne çaldın?”

“Yanında çalıştığım efendimin atını çaldım satarken yakalandım.”

“Neden?”

“Altın kazanmak için. Aslında iyi bir adamım ama kendime iyiyim.” Güldüğünde siyah dişleri güneş ışığında leke gibi parladı.

“Bu yolculuğu kabul ettiğine göre ellerini seviyor olmalısın.”

Hırsız ellerini kaldırıp aşkla baktı. “Onlarsız çalamam bu yüzden şansımı denemeliydim. Pek Leydim sen neden ölüm kayalıklarına gidiyorsun? Hem de tek başına!”

“O detay seni ilgilendirmez.” Lylah patatesi ağzına atıp şarabını kana kana içti.

Boşalan yemek tabaklarını eline aldı. Yıkamanın mantığı yoktu doğrudan denize atıp ellerini birbirine sürterek kamarasına doğru yürüdü.

Bütün gün açık denizde yol aldıktan sonra gökyüzünde ay yükselirken genç kız kamarasındaki anahtarı alıp hırsızın yanına gitti. Kilidi açarken, “Seni öldürmemden korkmuyor musun?” diye sormuştu.

“Ölmek istemiyorsan bunu denemezsin.” Lylah yüzüne gülerek bakmış ve kilidi çevirip açmıştı sonrasında da arkasını dönüp kamarasına doğru yürümüştü. Yürürken de, “Kapısı kilitli kamaralardan uzak dur açık olanı kullan.” diye bağırarak konuştu. Ölü adamları görmesini istemiyordu bu yüzden kapılarını kilitlemişti. Sağ kalırsa ve korsanlara konuşursa kendisi için kötü olurdu.

Kamarasına girdiğinde kendi kapısını kilitleyip uyumak için yatağa yattı. Uykusunda kabusların arasında dolaştı. Bazılarında ölüm kayalıklarında ölüyordu bazılarında korsanlar tarafından öldürülüyordu.

Güneş doğarken uyandığında yataktan kalktı. Daha fazla kabusların ateşinde yanmamak için uykuya geri dönmekten kaçınmıştı. Güverteye çıktığında üstlerinde toplanan kara bulutları gördü. Rüzgarda gittikçe şiddetleniyordu.

Gemi bir sağa bir sola sallandıkça midesi bulanmıştı ve geceden yediği et ile patatesi kusmaya başlamıştı.

“Deniz tutması.” diyen hırsızı gördü. Yeni uyandığı dağılmış üstünden belliydi.

“Kapa çeneni.” Lylah göğsünden Tristan'ın verdiği keseyi çıkardı. İçindeki ottan bir parça ağzına alıp çiğnedi.

Gemi büyüyen dalgaların arasında bata çıka ilerlerken hızları oldukça fazlaydı. Şiddetli esen rüzgar yelkenlerini doldurmuştu ve gitmek istedikleri yönde son sürat götürüyordu.

“Böyle gidersek aradaki mesafeyi çok çabuk kapatırız.” Hırsız yelkenlerin iplerini kontrol edip sağlam olup olmadığına baktı.

“Umarım.” Lylah zorlukla konuştu ardından ağzındaki ot midesinden gelenler ile dışarı döküldü.

Güneş gökyüzünü terk edene kadar kara bulutlar gemilerini takip edip fırtına ile yelkenlerini şişirmişti. Gece olduğundaysa fırtına dinip yerini şiddetli bir yağmura bırakmıştı. Hırsız bütün gün geminin rotada kalması için uğraşırken Lylah'ın yaptığı tek şey kusmaktı. Yağmurdan kaçmak için kamarasına girmiş eline aldığı derin tencereye kusmaya devam ediyordu. Kapısı açıldığında hırsız elinde yemek dolu tabakla geldi. “Karnını doyur yoksa midende kusacak yiyecek kalmadığından doğrudan mideni kusacaksın.”

“Teşekkür ederim.” dedi genç kız bitkin halde. Sıcak et yahnisinden iki kaşık yedi yediği anda geri kustu. “Kussan da tabağı ye bitir verdiği gücü fark edersin.”

Lylah, adama bir bakış attı. “Şu halimden faydalanıp gemiyi kendi istediğin rotaya çevirebilirdin?”

“Seni de öldürmek kolay olurdu ama ben katil ya da dolandırıcı değilim sadece hırsızım.”

“Namuslu hırsız.” Lylah gülerek yemekten bir kaşık daha yedi yediği an da onu da kustu.

“Yemeye devam et.”

Bir kaşık yedi, yediğini geri kustu. Bu döngü bu şekilde devam etti ta ki son üç kaşığı yiyene kadar. O üç kaşık yemeği midesinde tutmayı başarmıştı ve yorgunluktan uyuyakalmıştı.

Uçsuz bucaksız denizlerde beş gün boyunca yol aldılar. Lylah bu süreyi deniz tutmasından muzdarip Tristan'ın verdiği otları çiğneyip, kusmakla geçirmişti. Otların kendisinde bir işe yaramadığı belliydi ama yine de bir umut çiğnemeyi bırakmamıştı. Hırsız otlarını görünce de, “Bununla iyi olmadıysan başka şifalı ottan medet umma.” diyerek umutlarını da denizin tuzlu suyuna batırmıştı.

Beşinci günün sabahı ölüm kayalıkları göründü. “Yolun sonu.” dedi denizin içinde insan gibi görünen kayalıklara bakarken.

“Ölmeye niyetim yok.” diyerek güldü hırsız. “Bana bu gemiyi kayalıklarda parçalatmamı söylediler. Seni gönderen kişi ölmeni istiyor ama ben katil değilim. Ne kendimin ne de başkasının…”

Lylah güldü. “Yapacağımız şey tam olarak bu.” Elbisesinin kolunda saklı bıçağın ucunu kavradı. “Sen yalancı bir hırsızsın. Kilitli kamaralardan uzak dur dedim ama durmadın.”

Hırsızın yüzündeki masum ifade bir anda karanlıklaştı. “Sen de katil bir leydisin. O kadar adamı nasıl öldürdün? Belki de leydi değil bir cadısın bu yüzden seni bu gemiyle gönderip ölüm kayalıklarında parçalatmamı istediler.”

Lylah’ın gülmesi genişledi. “Katil ya da hırsız ikisi arasında bir fark yok. Suçlu suçludur. Masum suç yoktur.” Sözlerinin sonunda elindeki bıçak hırsızın boğazına saplandı. Hareketleri hızlıydı kurbanı ne olduğunu anlayana kadar son nefesini vermişti.

Yerdeki ölü adamı çekerek geminin kenarına götürüp suyun içine attı. Geminin güvertesinde kalan kan lekelerini temizlemeye gerek duymadı.

Dümenin başına geçtiğinde rotasını düz olacak şekilde ayarladı. Bütün zamanı kusmakla geçse de hırsızın hareketlerini gözlemlemişti. İşini görecek kadar öğrenmesi gerekeni öğrenmişti. Gemi düz bir şekilde ilerledi. Kayalıklar git gide yaklaştı. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. “Deniz tanrısı yalvarıyorum canımı alma sağ bırak. Beni Kızıl Pençe’ye götürecek olan bir korsan gemisi tarafından kurtarılma mucizesini bahşet. Bunu seni lekeleyen bu kötülüğü temizlemek için yapıyorum. Yakarışlarımı duy ve merhametini benden esirgeme.” Parmaklarının ucunu öpüp kalbine bastırdı ve daha sonra elini havaya kaldırıp parmaklarını havayla temas ettirdi. Böylece duasını yerine ulaşması için serbest bırakmış oldu. Gözlerini açtığında gördüğü son şey büyük kayalıkların siyahlığıydı. Geminin tahtaları çatırdıyla parçalanırken koşmaya başladı. Gemi binbir parçaya ayrılırken bütün gücüyle atladı. Denize düşerken etrafından uçan bazı tahta parçalarıyla havada çarpıştı.

Deniz sert bir şekilde karşılaşmıştı ve düşmenin verdiği bu sertlik nefesini kesmişti. Ayık kalmaya çalışarak suyun içindeki bir tahta parçasına doğru yüzdü. Üzerindeki ağır elbise hareketlerini engelliyor suyun altına doğru çekiyordu.

Tahta parçasına ulaştığında yarı bedenine kadar üzerine çıktı. Etrafı gemi enkazı dışında yüzen ölü bedenlerle çevriliydi. Muhteşem bir gemi kazası planlanmıştı ama kendisini kurtaracak bir korsan gemisi bulmak tanrıların vereceği şansla olacaktı aksi halde bu denizin ortasında ölümden kurtulamazdı.

Parçalanma sesi azalmıştı ama havaya savrulan tahta parçaları suya düştükçe etrafa güçlü bir ses dalgası yayılıyordu. Başını gökyüzüne kaldırdığında git gide kendisine yaklaşan tahta parçasını gördü. “Hayır, hayır!” diyerek olduğu yerden uzaklaşmak istedi ama çıktığı yerden inene kadar sırtına düşen tahta parçası düşmenin şiddetiyle boyutundan daha fazla acı verince nefesi tamamen kesildi, gözleri karardı, bütün gücü gitti. Bilinci kapandığında yarı bedeni suyun içinde yarı bedeni tahta parçası üzerinde dalgalarla bir sağa bir sola salınmaya başladı.

Parçalanmış bir gemiden geriye kalanlar, çarpışmadan kurtulamayıp ölen mürettabatın cansız bedenleri ve hepsinin ortasında baygın halde yatan genç bir kız…

Ganimet elde etmek isteyen korsanlar için davetkar bir görüntüydü.

Uygulamada reklamsız oku