Bölüm 4 / 37
4. Bölüm
Avcı, kızın saf korkusunu hissederken kaşlarını çattı. "Sübyancı değilim kuzucuk, sakinleş," dedi buz gibi bir sesle. Kızın bedenindeki o anlık gevşemeyi ve durulan parmaklarını dikkatle izledi. "Beynini daha fazla yormana lüzum yok. Seni öldürmek için kaçırdım kuzucuk. Ama merak etme, sana bir şans vereceğim." Hem ölümü ilan ediyor hem de kurbanına zehirli bir umut bahşediyordu. Her kurbanında olduğu gibi, Leyla’nın gözlerine yerleşen o derin endişe parıltılarının hemen ardından cılız bir umut ışığının doğuşunu izledi. Bunu seviyordu; kurbanlarıyla, özellikle de zeki olanlarla kedi fare gibi oynamak onu tatmin ediyordu. "Detaylandırır mısın? İkinci şans nedir?" diye soran kıza, kollarını dizlerine yaslayıp üzerine doğru eğilerek sordu: "Yalvarmayacak mısın? Ölmemek için bana köpek gibi yalvarmayacak mısın?" Leyla, bu kez başını yavaşça çevirip maskenin ve siyah şapkanın altından sadece gözleri seçilen adama baktı. Dudaklarında acı bir gülüş belirdi. "Ne fark eder ki? Sana yalvarsam da beni öldüreceksin. Neden benimle eğlenmene izin vereyim?" Avcı, kıza gözlerini kısarak bakarken bu ukala tavrın sinirlerini bozmaya başladığını hissetti. Madem oynamak istemiyordu, o halde oyunun kurallarını sertleştirecekti. "O zaman vereceğim şansa da ihtiyacın yok," diye mırıldandı. Elindeki telefonu cebine attı ve beline özenle yerleştirdiği Damascus kamayı çekti. Deri eldivenli parmakları, altın işlemeli kabzayı büyük bir iştahla kavradı. Çeliğin üzerindeki dalgalı desenler, Leyla’nın damarlarındaki o karmaşık korkuyu andırıyordu. Kızın saniyeler içinde yok olan ukala tavrına ve gözlerinden süzülen yaşlara alayla baktı. Bu kadardı işte; kestiği rol buraya kadardı. Şimdi dut yemiş bülbüle dönmüştü. Sadece ağlıyordu ama hâlâ o beklediği yalvarış gelmemişti. Altın işlemeli bıçağın soğuk yüzünü Leyla’nın yanağına sürterken, yüzüne doğru karanlık bir şefkatle fısıldadı: "Üzülme... Herkes bu kadar asil bir çelikle ölme onuruna erişemez." Leyla, hıçkırıklarının arasından adamın gerçekten canını alacağını bir kez daha anladı. Durumun vehameti tüm çıplaklığıyla ortadaydı; gencecik yaşında bu karanlık mahzende can vermek istemiyordu. "Şans vereceğini söylemiştin!" dedi; her kelimesinin arasına şiddetli bir hıçkırık krizi giriyordu. Sanki avcıdan önce, zavallı kalbi bu korkuya dayanamayıp duracakmış gibiydi. Öyle bir dehşet sarmıştı ki bedenini, kemikleri bile sızlıyordu. "Şansa ihtiyacın yokmuş gibi konuşuyordun, yanılıyor muyum?" diye sordu avcı. İşte şimdi tam da istediği tepkileri alıyordu; kurbanının maskesi düşmüş, geriye sadece hayatta kalma arzusu kalmıştı. Bu manzara ona tarif edilemez bir zevk veriyordu. "Var... Var! En çok benim bir şansa ihtiyacım var," diye inledi Leyla. Avcı, başını hafifçe sağ omzuna eğerek Damascus bıçağını kızın yüzünden biraz uzaklaştırdı. Boşta kalan elini kızın saçlarına daldırıp sertçe çekti ve başını yukarıya bakmaya zorladı. "Duymak mı istiyorsun?" diye sorduğunda, Leyla başını hızla aşağı yukarı salladı. Adam, kızın ağlamaktan kanlanmış gözlerini soğukkanlılıkla izlerken fısıldadı: "Şimdi sana bir bilmece soracağım. Eğer bilirsen, ailenden birini arayacağım. Hangi aile ferdi olacağını ise sen seçeceksin. Eğer ölmeni istemezse, ondan senin canın karşılığında bir bedel isteyeceğim. İstediğim şeyi yaparsa, seni serbest bırakacağım." Leyla, bir an için gece boyunca çalıştığı sınavda tam da hakim olduğu konulardan sorular çıkmış gibi hissetti. Bilmeceler... Çocukluğundan beri ablasıyla oynadığı en keyifli oyunlarıydı. Ablası sabah çıkarken bir bilmece sorar, Leyla gün boyu cevabı düşünürdü. Ablası işten gelene kadar gece yarısı olsa bile uyumaz, onu heyecanla bekler ve cevabı verirdi. Doğru bildiği her bilmece için ablasının muhakkak küçük de olsa bir ödülü olurdu. Şimdi ise hayatının en büyük ödülü, yani "yaşamak" için bir bilmeceyi bilmek zorundaydı. Avcı, kızın ümitle parlayan gözlerine bakıp bilmecesini sordu. Ancak ondan uzaklaşmadı, nefesini ensesinde hissettirecek kadar yakın durmaya devam etti. "Unutma, sadece bir dakikan var. Zamanını verimli kullan kuzucuk," dedi ve o kan dondurucu soruyu sordu: "Ayaklarım yok ama kaçarım, nefesim yok ama boğarım. Her zaman peşindeyimdir ama beni asla yakalayamazsın. Karanlıkta büyür, ışıkta ölürüm. Ben neyim?" Bugüne kadar sayısız bilmece duyan ve her birine heyecanla cevaplar arayan genç kız, bu sefer zihnindeki o devasa kütüphanede sorunun karşılığını bulamıyordu. Hafızasını ne kadar zorlasa da, o tanıdık oyunların hiçbirinde bu soruya rastlamamıştı. Leyla, avcının sıcak ve tekinsiz soluklarını kulağının dibinde hissettikçe odaklanmakta daha da güçlük çekiyordu. Zekiydi, evet; ama panik anlarını yönetmekte ablası kadar usta değildi. Çaresizliğin verdiği o ağır yükle yanakları tekrar ıslanmaya başladı.