Bölüm 5 / 37
5. Bölüm
"Hadi ama... Sen zeki bir kuzuya benziyorsun. Bence çözebilirsin," dedi avcı, sesi bir yırtıcının hırıltısı gibiydi. "Eğlencemi yarıda kesersen sinirlerim bozulur ve bu da ölümünü daha acı verici kılar. Şimdi bilmecemize odaklan ve bana doğru cevabı ver. Son 30 saniye!" Bu uyarıyla beraber Leyla’nın gözleri korkuyla kocaman açıldı. Ölüm ve yaşam arasındaki o ince çizgide saniyelerle yarışan genç kız, bir an için nefesini tuttu. Zihninin içinde kelimeleri birer birer tarttı, bilmeceyi defalarca tekrarladı: Karanlıkta büyür, ışıkta ölürüm. Cevap bu son cümlede saklı olmalıydı. Aklına gelen ilk ihtimali, sürenin dolmasına sadece beş saniye kala dile getirdi. "Korku," diye fısıldadı. Sesi özgüvensiz, derin bir dehşetle örtülü ve alabildiğine titrekti. Kendi acizliğini sesine bu kadar net yansıtmış olmaktan o an nefret etti. Avcı, bir süre sessizce kızın merak ve dehşetle bekleyen yüzünü izledi. Ardından, bodrumun rutubetli duvarlarında yankılanan gür bir kahkaha attı. Bu ses, sessizliği bir kırbaç gibi bölerken Leyla korkuyla gözlerini sımsıkı kapattı. Yanlış cevap verdiğinden o kadar emindi ki, bir saniye sonra o soğuk bıçağın boynuna kaymasını ve hayatının sona ermesini bekledi. Öleceğini düşündüğü o saniyelerde bile aklında sadece ablası vardı; arkasından çok ağlamaması, kendini suçlamaması için içinden dualar ediyordu. "Aferin... Sana zeki olduğunu söylemiştim. Beni şaşırtmadın," diyen adamın sesini duyduğunda Leyla şaşkınlıkla donakaldı. Adamın ellerini saçlarından çekişini, o baskın deri ve çam kokusunun yavaşça uzaklaştığını hissetti. Avcı ayağa kalkıp heybetiyle tepesinde dikildiğinde, Leyla hayretle gözlerini araladı. Ölümün soğuk nefesi bir an için geri çekilmiş, yerini belirsiz bir umuda bırakmıştı. Ancak bu umut, beraberinde kimsenin ödeyemeyeceği kadar ağır bir bedeli de getiriyordu.
Avcı sandalyesine geri oturup hafifçe yana kaykılarak cebinden kızın telefonunu çıkardı. "Şimdi söyle bakalım kuzucuk... Canının pazarlığı için kimi arayalım?" diye sordu. Ekrandaki listede kayıtlı birkaç numaraya donuk gözlerle bakıyordu. Leyla’nın sinirleri artık son raddeye gelmişti. Ölümün kıyısından dönmenin verdiği o tuhaf pervasızlıkla, "Adım Leyla, bana kuzucuk demeyi kes," diye mırıldandı. Yüzüne acı bir gülümseme yayılmıştı. Bir anlığına hayatta kaldığına pişman oldu; sanki ölse her şey bitecek, bu kabus son bulacaktı. Şimdi ise kendi canı için ablasının hayatını ateşe atacaktı. Onun için ölümü bile sevdiklerine bir zarardı. "Sana iki iltifat ettim diye dilin mi uzadı?" diye sordu avcı, sesi tehlikeli bir sakinliğe bürünmüştü. Leyla korkusuzca devam etti: "Bana iltifat etmedin. Benimle oynadın, korkumdan beslenerek sadistçe bir zevk aldın. Ve kendince beni sakinleştirdiğini, ya da her ne yapıyorsan onu başardığını sanıyorsun." Evet, eğer ölecekse bile içindekileri kusmadan gitmeyecekti. "Sadist... Anlıyorum," dedi avcı. Elindeki Damascus bıçağını havaya kaldırıp Leyla’yı hedef alarak ekledi: "Ben kendimi sadist olarak tanımlamazdım ama her neyse... Bir cevap bekliyorum. Kimi arayalım?" Leyla, babasını arama fikrini aklından geçirdiği an vazgeçti. Adamın ona "Öldür gitsin" diyeceğinden adı gibi emindi. Babası için üç kız kardeş, baş belasından başka bir şey değildi. El mahkum, ablasının adını verecekti. Çaresizdi ama ablasına her şeyden çok güveniyordu. "Ablam," dedi kısık bir sesle. Avcı elini dizine indirip bıçağın ucunu yere doğru çevirdi. "İsim?" diye sordu. Leyla, dişlerini birbirine geçirip karşısındaki bu lanet psikopatı öldürmek isteyen yanını susturmaya çalışarak cevap verdi: "Göksun." Avcı, Leyla’nın rehberinden Göksun ismini bulup aramayı başlattı ve telefonu kulağına dayadı. "Kız kardeşi böyleyse, ablası kim bilir ne kadar eğlencelidir," diye geçirdi içinden. Telefon ikinci çalışta açıldığında, avcı nefesini tutup bekledi; kurbanının ilk tepkisini ölçmek istiyordu. "Leyla, işim var. Acil değilse sonra konuşalım," diyen yorgun sese karşı, gözlerini küçük kurbanına dikerek cevap verdi: "Leyla için oldukça acil bir mesele ama seni bilemem tabii..." Hattın diğer ucunda yaşanan o buz gibi sessizlikle beraber avcı sandalyesinde doğrulup arkasına yaslandı. Göksun, bir saniyelik şokun ardından endişeyle sorularını sıralamaya başladı: "Sen kimsin? Kardeşimin telefonu sende ne arıyor? Kardeşim nerede? Kaza mı geçirdi, bir şey mi oldu?" Avcı, alt dudağını dişlerinin arasına alıp gözlerini kıstı. "Öncelikle bağırma. Yüksek seslerden pek hoşlanmam," diyerek uyarısını araya sıkıştırdı. "Ben kardeşinin azrailiyim. Şu an boynunda bir tasma ile karşımda, onu öldürmem için savunmasızca bekliyor. Tabii kendisi zeki bir kız olduğu için verdiğim şansı doğru kullandı ve canı üzerine pazarlığı seninle yapmamı istedi." Aslında konuşmasına devam edecek, ne istediğini bir bir açıklayacaktı; ancak Göksun’un feryadı sözünü kesti: "Sen ne saçmalıyorsun şerefsiz herif! Kimsin sen, kardeşim nerede?" Avcı, kulağını tırmalayan bu yüksek sesle telefonu kendinden uzaklaştırdı. Yüzünü buruşturmuştu ama bu maskenin altında gizli kaldı. Leyla’ya dönüp alaycı bir ifadeyle, "Ablan senin kadar kibar ve terbiyeli değilmiş, bana küfretti," dedi. "Hadi artık ablanla ciddi bir konuşma yapalım kuzucuk," dedi avcı. Telefonu kulağına yaklaştırdığında Göksun hâlâ küfretmeye devam ediyordu. Avcı, sesini buz gibi bir tona çekerek kadının sözünü kesti: "Senin gırtlağını sökerim kadın! Eğer bir daha bana küfredersen o dilini koparırım. Ya da..." Gözlerini Leyla’dan bir an olsun ayırmadan devam etti: "Öfkemi elimin altındaki kardeşinden çıkarırım. Senin yerine onun gırtlağını parçalarım. Tercihin hangisi?"