Bölüm 1 / 12
Günah Tohumu
Tülin’in Dilinden:
Annemin, o Zahide denen kadının, babam sandığım Selahattin Ağa’yı boynuzladığını öğrendiğim günden beri aldığım nefes ciğerime batıyor. Lanetliydi Karaca kanı! Annemin sütü bozuktu, haramdı... Ben, amcam sandığım Asım Ağa’dan peydahlanmış bir günah tohumuydum. Bu gerçek göğsümün ortasında kor gibi yanıyordu. Günlerce odaya kilitledim kendimi. Kaç kere canıma kıymaya kalktım, yapamadım. Beni ne temizlerdi ki? Kendi kanımda boğulsam, yine paklanmazdım. Zemzem suyuyla yıkasalar çıkar mıydı bu pislik? Çıkmazdı.
Karaca konağında bir saniye daha duramazdım artık. Yıllarca babam diye boynuna sarıldığım Selahattin Ağa’nın, abilerimin, o küçük yeğenimin yüzüne nasıl bakardım? Hele annem... O kadının suratını gördükçe midem bulanıyor, tiksiniyordum.
İçimden bir ses bas bas bağırıyordu: "Defol git Tülin! Madem kendi canına kıyamıyorsun, çek git bu irin kokan, lanetli topraklardan!"
Ferhat abimle Destan çekip gittikten sonra zaten bu konak iyice mezara dönmüştü. Demek ki onlar bu boku, bu günahı önceden biliyorlardı da dayanamayıp gittiler. Kendi hayatlarını, kendi mutluluklarını kurdular. Başta "Bizi niye bırakıp gittiler" diye ağlıyordum, şimdi onlara sonuna kadar hak veriyordum.
Konak konak değil, bildiğin tımarhane... Bu günahın, bu pisliğin içinde bir saniye daha kalırsam ben de delirecektim. Başka türlü Karacaların konağında hayatta kalınmazdı zaten.
Aklıma tek bir kişi geldi: Destan’ın kardeşi Paşa...
Bana nasıl yandığını biliyordum. Ne zaman başım sıkışsa Hızır gibi biterdi tepemde. Daha önce de geldi yanıma. Sabahlara kadar baş ucumda beklediği oldu da, bir kere bile eli elime değmedi! Ben yanında kıvrılıp yatarken, çocuk "Nefsimiz var, üstelik düşman ailenin kızısın" diye bana yan gözle bile bakmadı. Kutsal bir emanetmişim gibi üstüme titredi.
Aradım Paşa'yı. "Harabe Han'ın oraya gel," dedim. "Beni alıp götür buralardan."
Kaçmak için ondan yardım isteyecektim. Onun bana olan ilgisi içimi ısıtıyordu. Ama daha ağzını açıp bir kere bile “seni seviyorum Tülin,” demedi. Belki de ben kafamda kurcalıyordum. O beni kankası olarak görüyordu belki de. Birlikte az badireler atlamadık. İki husumetli aileden olmamıza rağmen koca Urfa’da ondan başka güveneceğim kimse yoktu.
Sözleştiğimiz yere ondan önce gittim. Harabe Han’ın o dökük taşlarına sırtımı yasladım, yüreğim ağzımda Paşa’yı bekliyorum.
Birden karanlığın içinden bir karaltı koptu geldi. Gelen Paşa değildi. Asım amcamın oğlu... Yani kanlı canlı abim olan Cihat’tı! Bir zamanlar sevdiğim, deli gibi aşık olduğum adam! Şimdi anlıyordum annemle babamın (yani Asım'ın) ikimizin sevdasına neden ateş püskürdüğünü. Kardeştik biz, kardeş! Yüzünü gördükçe midem kasılıyordu.
"Gecenin bu vakti burada ne işin var lan senin Tülin?" diye kükredi Cihat. Üstüme üstüme geliyordu.
"Git buradan Cihat!" diye bağırdım. Sesim titriyordu ama geri adım atmadım. "Uzak dur benden!"
"Seni almadan şuradan şuraya bir adım atmam! Yürü, konağa dönüyoruz!" Koluma yapıştı.
Onu var gücümle ittim. "Bırak kolumu! Seninle hiçbir yere gelmiyorum ben. İstemiyorum seni, anla artık!"
"Ne demek istemiyorum? Delirtme beni Tülin!" diye gürledi. Yüzü asabiyetten seğiriyordu. "Bizim sevdamız bu kadar ucuz mu? Ne oldu birden?"
Ona "Biz kardeşiz, aynı adamın dölüyüz" diyemezdim ki! Nasıl derdim?
"Bitti Cihat!" diye çırpındım. "Defol git başımdan! Midemi bulandırıyorsun artık, suratını bile görmek istemiyorum!"
Tam o sırada arkadan bir ses yeri göğü inletti. "Bırak lan kızı!"
Paşa'ydı. Nefes nefese kalmış, gözlerinden ateş fışkırıyordu.
Cihat kolumu bırakıp Paşa'ya döndü. Gözleri faltaşı gibi açıldı. Önce bana, sonra Paşa'ya baktı. Suratındaki o şaşkınlık saniyeler içinde hastalıklı bir öfkeye dönüştü.
"Bunun için miydi lan?" diye bağırdı bana dönerek. Tükürür gibi konuşuyordu. "Beni bu Sencer dölü için mi sattın kahpe!"
Paşa öfkeyle atıldı. "Düzgün konuş ulan kızla! Alırım o canını senin!"
"Lan ben o canı sana yedirir miyim it!" Cihat elini beline attı. "Bana yar olmazsan, kimseye yar etmem lan seni!"
Silahını çekeceğini sandım ama karanlıkta elinde parlayan şey koca, namussuz bir bıçaktı. Cihat üstüme doğru hamle yapınca Paşa hiç düşünmeden kendini benim önüme, o kör bıçağın önüne siper etti.
"Cihat!" diye çığlık attım, öne atılmak istedim ama bacaklarım tutmadı.
"Kes sesini!" diye kükredi Cihat. Boynundaki damarlar çatlayacak gibi şişmişti. Gözlerini benden ayırmadan bağırdı: "Demek beni bunun için elinin tersiyle ittin ha Tülin! Benim, Karacaların kızı, bir Sencer itine mi yar olacaktı ulan! Tülin'i sana yar eden de, seni o abin Çetin'e sağ yollayan da namerttir!" diye kükredi.
Sonra ikisi bir anda birbirine girdi. Tozun toprağın içinde, zifiri karanlıkta boğuşmaya başladılar.
"Kaç Tülin!" diye bağırdı Paşa, Cihat'ın boğazına yapışmışken. Nefes nefeseydi. "Arkana bakmadan kaç!"
O an karanlıkta boğuk bir inleme koptu. İkisi de olduğu yere yığılır gibi oldu. Paşa karnını tutarak dizlerinin üstüne çöktü.
"Kaç diyorum sana! Git!" diye bir daha bağırdı, sesi acıyla boğuklaşmıştı.
Korkudan aklımı yitirecektim. Bacaklarım titriyordu. Arkamı döndüm ve gecenin zifiri karanlığına doğru, ciğerlerim parçalanana kadar koştum. Gözümden yaşlar fışkırıyor, ayaklarım taşlara takılıyor ama duramıyordum. Paşa’nın inlemesi kulaklarımda yankılandıkça aklımı kaçıracak gibi oluyordum.
Arkama bakarak koştuğum o kör karanlıkta birden taş gibi, kaya gibi sert bir şeye çarptım. Duvar sandım önce! Ama değildi. Koca, etten kemikten bir bedendi. Çarpmanın şiddetiyle yeri boylayacakken iki güçlü el, mengene gibi kollarıma yapışıp beni havada tuttu.
Adam, daha kim olduğumu bile sormadan, beni kapkara gecenin ortasında koca gövdesinin altına aldı. Bir eliyle başımı tutup yüzümü göğsüne bastırırken, diğer koluyla belimi sımsıkı sardı. O an ne töre kaldı aklımda, ne peşimdeki Cihat... Sadece onun koca kalbinin güm güm vuruşunu duyuyordum.
Birden, adamın burnunu saçlarımın arasında, tam kulağımın dibinde hissettim. Derin, ciğerlerine kadar inen bir nefes çekti içine. Öyle ki, bütün bedeninin sarsıldığını duydum.
"Yağmur yemiş leylak..." diye fısıldadı boğuk bir sesle. "Üstüne barut kokusu sinmiş ama altındaki taze leylak kokusu... Bu nasıl bir koku lan?"
Donup kaldım. Bu panik halinde, bıçakların çekildiği şu cehennemin ortasında bu adamın dikkatini benim kokum mu çekmişti? Annemden gizli, bahçedeki leylak çiçeklerini ezip boynuma sürerdim ben. Kimse bilmezdi. Ama bu yabancı, bir nefeste ruhumun sırrını çözmüştü.
İstemsizce ben de burnumu onun boynuna doğru yaklaştırdım. Keskin bir kehribar kokusu... İçine taze çekilmiş acı tütün ve hafif bir sedir ağacı kokusu karışmış. Sertti, geniz yakıyordu ama "buradayım ve seni kimseye yedirmem" diyen, dağ gibi bir kokuydu.
"Kimsin? Gecenin bir yarısında ne işler çeviriyorsun buralarda?" diye sordu. Sesi sertti ama kollarını gevşetmedi.
"Lütfen..." diye inleyebildim zar zor, kollarında çırpınarak. "Lütfen... engel olun... kavga var... bıçak... bıçak gördüm..."
Adam delicesine titreyen halimi fark edince beni birden geniş, koca göğsüne doğru çekti. Kafamı göğsüne bastırdı. "Şşşt! Tamam. Geçti. Korkma. Sakinleş... Derin nefes al hadi."
O koca gövdesi ateş gibiydi, kolları beni sıcacık sardı. Nasıl sakinleşebilmiştim bir anda?
"Şimdi anlat bana," dedi tavizsiz bir sesle. "Kimsin sen? Neden kaçıyorsun? Ve kime engel olmalıyım?"
Yutkundum. Tam "Ben Tülin... Paşa'yı vurdular..." diyecektim ki...
BAM!
Gecenin sessizliğini jilet gibi kesen bir silah sesi! Harabe Han'ın oradan gelmişti.
Boğazımdan yırtarcasına bir çığlık koptu. Adam saniyesinde elini beline atıp silahını çekti. Beni kendine çekip, koca gövdesiyle üzerime kapandı. Yüzünü görmediğim, adını sanını bilmediğim bir adam, silah sesini duyar duymaz bana canlı siper olmuştu.
"Git burdan! Sakın arkana bile bakma!” dedi keskin bir emirle. Kollarımdan yavaşça ayrıldı. "Sesin geldiği yöne gideceğim."
Arkasını dönüp karanlığa doğru koşarken ardından öylece bakakaldım. Boynumda hala kehribar kokusunun sıcaklığı, burnumda ise onun dudaklarından dökülen "leylak" kelimesi kalmıştı.
Çetin’in Dilinden:
Gecenin sağır sessizliğini yırtan bağırış çağırışları duyduğumda duraksadım. Harabe Han’ın oralardan geliyordu sesler; erkek kükremesi, bir kadının canhıraş feryadı...
Sesin geldiği yöne doğru iki adım atmıştım ki, karşıdan zifiri karanlığın içinden bir karaltı koptu geldi. Havada uçuşan eteğinden, savrulan şalından anladım; bir kadındı bu. Önünü arkasını görmeden, sanki ensesinde Azrail varmış gibi koşuyordu.
Tam önümde ayağı bir taşa takıldı, yüzüstü kapaklanacaktı ki koca gövdemi siper ettim. İki elimle kollarından yakalayıp kendime çektim. Çarpmanın şiddetiyle göğsüme gömüldü. Kuş kadar canı vardı ama kalbi yerinden çıkacak gibi atıyordu.
Zavallı... Korkudan dili tutulmuştu. O an, koca gövdemin altında tir tir titreyen bu bedeni kollarımın arasına almamla, içimde bir yerlerde bir fay hattı kırıldı sanki. Ben Çetin Sencer’dim. Kadınları bilirdim, ruhlarını okurdum. Ama bu kadının çaresiz nefesi, benim katılaşmış ruhumu bir anda durulttu.
Burnum istemsizce saçlarına kaydı. O an kokusu çarptı yüzüme... Yağmur yemiş leylak! Öyle sahte, ağır esanslar gibi değil; taze, duru. Başım döndü ula! Kanın ve barutun kokması gereken bu harabede, bu leylak kokusu neyin nesiydi? Kadını biraz daha bastırdım göğsüme. Sakinleşsin istedim. O sakinleştikçe, leylak kokusu daha bir sardı her yanımı.
Tam kim olduğunu soracaktım ki, o namussuz silah sesi patladı. Saniyede ayıktım. Leylağımı tek kolumla arkama alıp siper oldum. Kıza defolup gitmesini söyleyip karanlığın kalbine, Harabe Han’ın o yıkık kemerlerine doğru daldım.
Daha avluya adım atar atmaz genzime o iğrenç koku doldu: Kan.
Yerde bir karaltı yatıyordu. Ay ışığı yüzüne vurduğunda beynimden vurulmuşa döndüm. Silah elimden düştü. Dizlerimin bağı çözüldü.
"Paşa!" diye kükredim. "Kardeşim!"
Koşup dizlerimin üstüne çöktüm. Her yeri kan içindeydi. "Paşa... aslanım, aç gözünü! Kim yaptı ulan sana bu kalleşliği!"
Nefesi hırıltılıydı. Gözleri yarı açık, boşluğa bakıyordu. Eğilip kulağımı ağzına dayadım.
"Koru... koru onu..." diye mırıldandı kesik kesik. "Onu al... abi..."
"Kimi koruyayım aslanım? Dur, yorma kendini! Hastaneye yetiştireceğim seni!"
Paşa kanlı elleriyle yakama yapıştı. Son bir gayretle fısıldadı:
"Tülin..."
Gözleri geriye kaydı, elleri yakamdan kayıp kanlı toprağa düştü.
"Paşa! Uyan lan! Tülin kim lan! Kimi alayım!"
Cevap gelmedi. Kardeşimi o kan gölünden kucaklayıp hastaneye nasıl yetiştirdim hatırlamıyorum. Doktorlar onu beyaz kapıların ardına götürürken, ben soğuk koridorda kana bulanmış ellerimle kalakaldım.
Kafamın içi cehennem gibiydi. “Koru onu... Onu al abi... Tülin...” Tülin kimdi ulan? Karacaların küçük kızı Tülin miydi? Paşa, o kalleşlerin kızı için mi bu hale gelmişti? Eğer Karacalar yaptıysa bunu... Yemin olsun, o Karacalara dünyayı dar edecektim!
Ama aklım bana oyun oynuyordu. Ellerimde kardeşimin demir gibi kokan kanı varken, burnuma hala o zifiri karanlıkta kollarımın arasına sığınan kadının kokusu geliyordu.
Yağmur değmiş leylak...
Kafamı duvara vurdum. Kardeşin içeride ölümle savaşıyor, sen yüzünü bile görmediğin o leylak kokulu kızı düşünüyorsun Çetin!
