Bölüm 3 / 12
O… Sensin
Çetin, yürümedi; adeta avlunun asırlık taşlarını döve döve, yeri göğü inleterek Selahattin Ağa’nın burnunun dibine kadar geldi. Göğsü körük gibi inip kalkıyor, yüzündeki harlı ateş adamın ruhunu yakıyordu. Etrafındaki onlarca silahlı adamı bir işaretle yerlerine çivilemişti sanki.
"Cihat… Bana o iti ver Selahattin. Yoksa yeminim olsun, şu bastığın toprağı Karaca kanıyla sularım!"
Az önce Selahattin Ağa’nın dibinde göğsünü geren, aslan kesilen Lütfi’nin dizlerinin titrediğini gördüm. Üflesen yere düşecek gibiydi, beti benzi atmıştı. O çok namuslu, Karacaların şerefini kurtardığını iddia eden cesur Cihat ise tir tir titreyerek abisi Lütfi’nin arkasına saklanmış, can havliyle küçücük kalmıştı.
Halim abim, Çetin’in bu pervasız kükremesi karşısında dayanamayıp elini hızla belindeki silahın kabzasına attı. Tam çekecekken Selahattin Ağa elini kaldırıp Halim’i durdurdu. Biliyordu; o silah bir çıkarsa, bu avludan tek bir Karaca bile sağ çıkamazdı. Sencerlerin namluları çoktan üzerimize kilitlenmiş, gözlerini kan bürümüştü.
Selahattin Ağa yutkundu, sesini olabildiğince alttan almaya çalışarak konuştu:
"Çetin, dur hele. Haklısın, acın büyük ama töre ne derse o olacak. Kardeşinin kanına karşılık…"
Çetin, babam sandığım adamın ne diyeceğini, o cümleyi nasıl tamamlayacağını çok iyi anlamıştı. Töre deyip, kan bedeli deyip aradan sıyrılmaya çalışacaklarını, kendi canlarını kurtarmak için yine bir kadını öne süreceklerini biliyordu. Selahattin Ağa’nın lafını öyle bir kesti ki, konaktaki bütün kadınların dudaklarından korku dolu birer nida döküldü.
"Ben kan isterim la, kan!" diye kükredi Çetin. Sesi yeri göğü, konağın koca duvarlarını titretiyordu. "Kardeşimin toprağa dökülen her damla kanına karşılık, siz Karacaları kendi kanınızda boğacağım! Ben yıllar evvel sırf kan dursun diye, kız kardeşimi verip barış ettim sizinle. Ama anladım ki sizin gibi soysuzlarla barış yapılmaz, siz anca ölümden anlarsınız!"
Selahattin Ağa ellerini iki yana açtı, paçaları tutuşmuş bir halde ortamı yumuşatmaya, namluları indirtmeye çalıştı. "Ağam, etme eyleme. Acını, öfkeni anlıyorum. Yüreğin yanıyor, sonuna kadar haklısın da... Ama kanı kanla yuma, dinle beni yav..."
Çetin, Selahattin Ağa’nın yalvaran, laf geveleyen sözlerini zerre umursamadı bile. Kafasını çevirip avlunun etrafını şöyle bir taradı. O ecel gibi karanlık gözleri, dizleri titreyen Lütfi ile onun arkasında büzülen Cihat’ı fark ettiği an yüzünde korkunç bir ifade belirdi. Gözünü kırpmadan kara silahı hızla çekti. Silahın soğuk metal sesi avluda çınladığı an, Lütfi’nin titreyen dizleri daha fazla dayanamadı. Koca adam bir çuval gibi olduğu yere, avlu taşlarının üzerine yığıldı. Gözyaşları içinde ellerini yüzüne siper edip, onurunu ayaklar altına alarak ağlamaya başladı.
"Çetin… Dur, kurbanın olam yapma!" diye yalvarıyordu Lütfi.
Çetin silahı ona doğrultup midesi bulanarak baktı. "Çekil lan it!" diye gürledi. "Çekil o pisliğin önünden, yoksa seni de kancık kardeşin gibi leşini yere sererim!"
Lütfi can korkusuyla yerde sürünerek kenara çekildiğinde, Cihat dımdızlak ortada kaldı. Kaçacak deliği, arkasına saklanacağı kimsesi yoktu. Gözleri yuvalarından fırlamış, dili damağına kurumuştu. Çetin, büyük bir hışımla Cihat’ın üzerine atıldı. O koca, nasırlı eliyle adamın yakasından öyle bir tuttu ki, Cihat’ı ayaklarını yerden kesecek kadar havaya kaldırdı. Siyah namluyu acımadan Cihat’ın alnının tam ortasına, iki kaşının arasına sertçe dayadı.
"Gencecik kardeşimden ne istedin lan it!" diye tısladı Çetin. Gözlerinden ateş değil, saf bir ecel akıyordu. Yüzündeki kaslar seğiriyor, dişlerini sıkmaktan çenesi kilitleniyordu. "Elinde taş bile yoktu lan çocuğun! Size zararı dokunmamış, şu dünyada tek bir karıncayı incitmemişti lan soysuz köpek! Şimdi son duanı et… Paşa’mın kanı yerde kalmayacak!"
Olduğum yere sinmiş, nefesimi tutmuş o namlunun ateş almasını bekliyordum. Namusumu kirleten, hayatımı bir iftirayla cehenneme çeviren bu adam ecelini Çetin'in elinden buluyordu. Bütün avlu kurşunun patlamasını beklerken, zaman Karaca konağının avlusunda asılı kaldı.
Hazin Hanım feryadı bastı, saçını başını yolarak atıldı öne. "Bırak! Bırak oğlumu Çetin Ağa! Senin kardeşini ölüme götüren aha şu sürtüktür!" diyerek titreyen parmağıyla beni işaret etti.
Çetin’in gözleri bir anlığına bana kaysa da elini Cihat’ın yakasından gevşetmedi. Hazin Hanım iyice aslan kesilmiş, avazı çıktığı kadar yırtınıyordu. "Kör müsün Ağa! Benim aslan oğlum namusumuzu temizlemek için girdi o harabeye! Senin sütü bozuk kardeşinin kanına giren, onu gecenin bir yarısı oraya çağıran aha bu yılanın ta kendisidir! Cilvesiyle, işvesiyle aklını çeldi o sabinin! İkisini kırıştırırken bastı benim oğlum! Bütün cürüm, bütün günah onundur!"
Artık dayanamadım. Bütün bu yalanların, iftiraların ve Cihat gibi bir soysuzun benim üzerimden canını kurtarmaya çalışmasının iğrençliği canıma tak etmişti. Gözümden yaşlar fışkırırken içimdeki deli cesaretiyle kalabalığı yardım. Adımlarım nasıl hızlandı, o adamın yanına nasıl vardım bilmiyorum; koca adamın demir gibi kaskatı kesilmiş koluna iki elimle yapıştım.
"Bırak onu!" diye bağırdım. "Öfkeni benden çıkar!"
Çetin Ağa durdu. Gözünü Cihat'tan ayırıp başını yavaşça bana doğru çevirdi. O an göz göze geldik. Gözlerindeki saf eceli, dipsiz nefreti yakından görünce bacaklarımın bağı çözülecek gibi oldu. Suratında buz gibi, insanı iliklerine kadar donduran bir alayla bana baktı.
"Senin canının benim nezdimde zerre kıymeti yok!" diye tısladı. Sesi, yüzüme çarpan dondurucu ayaz gibiydi. Kolunu ellerimden sertçe kurtardı. "Kadınsın diye, güçsüzsün diye sana acıyacağımı mı sanıyorsun? Benim için Karacaların erkeği de kadını da yılanın soyudur, it dölüdür!"
Beni elinin tersiyle itip tekrar Cihat’a dönecekken, artık kaybedecek hiçbir şeyimin kalmadığını bilerek, gözlerinin içine baka baka gerçeği haykırdım:
"O yılan benim Çetin Ağa! Evet! Paşa'yı gece harabeye çağıran bendim! Kurşunların, bıçakların önüne atlayan oydu... Kardeşinin katili benim!"
Zaman durdu. Karaca konağının avlusunda dönen koca dünya ekseninden çıktı sanki. Çetin’in parmakları yavaşça Cihat’ın gırtlağından çözüldü. Cihat öksürerek yere yığılırken, Çetin’in devasa gövdesi ağır ağır bana döndü. Üzerime öyle bir gölge gibi çöktü ki, aramızda sadece bir nefeslik mesafe kaldı.
Ve o an... Urfa’nın deli rüzgarı esti avluda. Boynumdaki siyah şalım hafifçe havalandı. Saçlarımın arasından süzülen koku, rüzgara karışıp doğrudan onun yüzüne çarptı.
Çetin’in öfkeden kısılan gözleri birden irileşti. Nefes alışı bıçak gibi, aniden kesildi. Burnunu hafifçe havaya kaldırdı, havayı içine çekti. Sonra gözleri tekrar, ama bu kez dehşetle yüzüme kilitlendi. Zifiri karanlıkta, harabenin çıkışında kollarının arasında titreyen o kadını, benim "leylak" kokumdan saniyesinde tanımıştı!
Burnuna çarpan koku, bu yenilmez adamı olduğu yere çivilemişti. Gözlerinin içinde inkar, öfke ve akıl almaz bir şaşkınlık kasırgası kopuyordu.
“Leylak…” diye mırıldandı. Sesi titriyordu. "Sen..." diye fısıldadı sadece ikimizin duyabileceği bir sesle. İleriye doğru milimetrik bir adım attı. “O… sensin.”
Karanlıktaki o kız bendim! Çarptığım adam da oydu. Artık emindim. Kokusu benim genzimi nasıl yaktıysa, benim kokum da onun aklını öyle almıştı.
Ama bu şaşkınlık, bu görünmez bağ sadece bir saniye sürdü. Hemen sonra çenesini öyle bir sıktı ki, kemiklerinin çatırtı sesini duydum. Yüzündeki şaşkınlık yerini, cehennem gibi harlı, her şeyi yakıp yıkacak bir nefrete bıraktı. Hem kardeşinin katiliydim, hem de karanlıkta ruhunu titreten o kokunun, o kısacık anın sahibiydim.
"Demek asıl yılan senmişsin..." dedi, sesi o kadar zehirli, o kadar karanlıktı ki ruhum kanadı.
Gözleri bir deli gibi açıldı. İri, nasırlı elleri kollarımı bir mengene gibi, etimi kemiğime yapıştırırcasına sıktı. Beni sarsarak kendine doğru çekti. "Sen mi çektin lan kardeşimi harabeye! Onu yem diye sen mi attın bu itin önüne!"
"Hayır!" diye feryat ettim, kollarının arasında çırpınarak. Gözyaşlarım yanaklarımı yıkıyordu. "Yemin ederim tuzak değildi! Yemin ederim bilmiyordum, o benim önüme atladı!"
Ama Çetin kördü. Acıdan, ihanetten ve hissettiği çelişkiden dolayı sağır olmuştu. Yüzünü yüzüme öyle bir yaklaştırdı ki, gözlerinden akan kanlı yaşı gördüm.
"Neden lan!" diye kükredi yüzüme doğru, kelimeleri suratıma tükürür gibi. "Kardeşim bir Karaca dölü için neden kendini ölüme atsın! Neden lan!"
Sonra birden durdu. Kaskatı kesildi. Gözlerindeki o alev alev yanan, ortalığı kasıp kavuran öfke bir anlığına dondu; yerini korkunç bir idrake bıraktı. Kollarımı etimi ezercesine sıkan elleri usulca gevşedi.
"Yoksa sen..." diye fısıldadı. Sesi az önceki o yeri göğü titreten gök gürültüsünden eser taşımıyordu; aksine, bir enkazın altından geliyormuş gibi cılız, nefessiz bir sesti bu.
"Tülin... sen misin?"
Çetin Ağa’nın adımı nereden bildiğine, adımı anarken sesinin neden böyle titrediğine anlam veremedim. Paşa ona benden mi bahsetmişti? O masum çocuk, daha benim gözlerimin içine baka baka "seni seviyorum" bile diyememişken, koca ağa abisine mi açmıştı içini? Çetin’e benim hakkımda ne anlattığını, beni nasıl anlattığını bilmiyordum ama koca ağanın gözlerindeki o amansız kararsızlık, yıkılmışlık her şeyi ele veriyordu.
Yutkunmaya çalıştım.
"Evet," dedim zar zor çıkan bir sesle. "Tülin benim."
Bu iki kelime, Çetin Sencer’in üzerine koca bir dağı devirdi. Sağ elindeki silahın kabzasını bırakmadan, sol elini hırsla saçlarının arasına, başına doğru götürdü. Bir adım geriledi. Bütün o yenilmez heybeti, koca ağalığı saniyeler içinde un ufak olmuş gibiydi.
"N-nasıl olur..." diye kekeledi. Dili dolanmıştı. Gözleri doldu, sıktığı çenesi acıyla seğirdi. Gecenin karanlığında çarpıştığı, kokusu aklını başından alan o kızla; kardeşini kanlar içinde bırakan ve uğruna vasiyet edilen o "Tülin" aynı kişiydi.
Sonra idrakin getirdiği acı, bir volkan gibi yeniden patladı. Üzerime öyle bir hışımla yürüdü ki, gözümden yaşlar fırladı.
"Sen kardeşimi ölüme sürüklerken, o son nefesinde seni bana emanet etti lan!" diye haykırdı. "O çocuk sedyede kendi canını, kendi acısını bir tarafa bıraktı... 'Abi, Tülin’i koru, onu al' dedi bana! Kardeşimi aldınız benden! O sana nefesini verdi, sen o nefesi haram ettin çocuğa!"
Dizlerimin bağı tamamen çözüldü. Olduğum yerde, avlunun ortasına bir külçe gibi yığıldım. Annemin yalanlarının, Cihat’ın iğrenç iftiralarının ve Karaca konağının riyakarlığının ağırlığı yetmezmiş gibi; şimdi de Paşa’nın bu kutsal fedakarlığının altında ezilip paramparça oldum.
Paşa... O tertemiz çocuk, kendi kanında boğulurken bile beni düşünmüştü. Ben namlunun ucunda can çekişen kendim için ağlarken, o sedyede son gücüyle beni abisinin, Sencerlerin kalkanına emanet etmişti. İçimde ona karşı öyle derin bir minnet, öyle kanatan bir bağlılık peyda oldu ki, nefes alamadım. Aldığım her nefes haram gibi geldi.
Gözyaşlarım çeneme doğru sel gibi akarken, ellerimi çaresizce göğsüme bastırdım. Çetin Ağa'nın ayaklarının dibinden yukarı, onun kan çanağına dönmüş gözlerine baktım.
"Böyle olacağını bilmiyordum..." diye hıçkırdım. Sesim bir ölünün iniltisi gibi acınasıydı. "Yemin ederim kötü bir düşüncem yoktu. Benim bu konakta nefesim kesilmişti, sadece onunla dertleşmek istedim. Biz sadece..."
Devamını getiremedim. Hıçkırıklarım kelimelerimi yuttu.
Tam o sıra, Çetin'in yanındaki adamlardan birinin telefonu çaldı. Adam telaşla Çetin'in kulağına eğilip bir şeyler fısıldadı. Çetin'in yüzündeki bütün kan çekildi. Gözünden akan tek damla yaşı gördüm. Dağ gibi adam yıkılıyordu. Paşa ölüyordu...
Silahını çekip avlunun ortasına döndü. "Bitti ulan! Hepinizi kanınızda boğacağım!"
"Etme Çetin Ağa!" diye bağırdı avludaki büyüklerden Reşit Ağa, araya girerek. "Kan dökme! Madem bu işin içinde bu kız var dersin... Madem ciğerin yanıyor... Al o kızı kan diyeti olarak! Bedel olarak senin olsun. Al kızı, kapat bu davayı."
Nefesim boğazımda düğümlendi. Yerde çaresizce yatarken, güvendiğim ailemin yüzüne baktım. Bir kişi çıkıp da "Kızımızı vermeyiz" desin diye bekledim. Sustular. Kendi canları için beni o ateşin içine atıp kurban seçtiler.
Çetin silahını indirdi. Gözlerindeki merhamet tamamen silinmiş, yerini zifiri bir karanlık almıştı. Yerde titreyen bedenime tiksinerek baktı.
"Senin bedelin benim artık!" diye kükredi.
Kaşlarım çatıldı. Az önce beni Paşa’yla kırıştırdığımı iddia eden, namusuna leke sürdüğüm için beni ahıra kilitlemeye kalkanlar, şimdi kendi canları yanmasın diye beni bir kan diyeti olarak bu celladın önüne atıyordu.
"H-hayır..." diye kekeledim, avlunun soğuk taşlarında geri geri sürünmeye çalışırken. Başımı iki yana salladım çaresizce. "A-asla... Gelmem ben. Öldürün beni şurada ama o konağa adım atmam..."
Çetin, üzerime eğilip bana öyle bir bakış attı ki o an nefesim gırtlağımda düğümlendi. O zifiri karanlık gözlerinde, beni şuracıkta kendi kanımda boğmak isteyen vahşi bir ecel vardı. Ama aynı adam, bana bakarken sanki kardeşi Paşa’nın ruhunu görüyordu; beni Paşa’nın son vasiyeti, boynuna inmiş Allah’ın emri gibi sarmalayan görünmez iplerle kendine çekiyordu.
Koca avluyu inleten kalın, pürüzlü sesiyle kestirip attı:
"Seçme şansın yok! Kalk ayağa!"
Sonra bana sırtını dönüp, ceketinin eteklerini savurarak Selahattin Ağa’nın olduğu tarafa yürüdü.
"İmamı çağırın Selahattin," dedi, her kelimenin üzerine basa basa. "Bu kızı kan diyeti olarak nikahıma alıyorum. Paşa'nın kanına karşılık bu kız Karaca olmaktan çıkıp Sencerlerin mülkü olacak."
Bu sözler avluya düştüğü an, bütün Karaca konağı omuzlarındaki o koca dağ kalkmış gibi derin bir oh çekti. Sencerlerin safında ise durum tam tersiydi; Çetin’in arkasında duran silahlı adamların çeneleri kasılmış, hepsi bu kararı hazmedemeyerek dişlerini gıcırdatmıştı.
Ben ise olduğum yerde donakalmış, Çetin’in ne yapmaya çalıştığını anlamaya çabalıyordum. Az önce "kan isterim" diye kükreyen bu adam, benim Tülin olduğumu, o harabede kollarının arasına düşen o "leylak" kokulu kadın olduğumu öğrendiği andan itibaren bambaşka birine dönüşmüştü.
Kararın verilmesiyle beraber Lütfi’nin ecel terleri döken yüzü aydınlandı. Cihat, abisinin arkasından çıkıp sinsice sırıtırken rahat bir nefes aldı. Hazin Hanım, ecelin kapıdan döndüğünü anlar anlamaz, "aman ağam kararından caymasın" der gibi fırladı; iki oğlunu da kollarından tutup yangından mal kaçırır gibi aceleyle, arkalarına bile baktırmadan konaktan içeri soktu. Sanki Çetin birazdan fikrini değiştirecek de, Karaca erkeklerine dünyayı yeniden dar edecekmiş gibi ödleri kopuyordu.
Selahattin Ağa, paçayı kurtarmanın verdiği o mide bulandırıcı rahatlamayla ellerini önünde bağlayıp Çetin’in dibine kadar yanaştı. Yüzünde sahte, yaltaklanan bir minnet vardı.
"En doğrusunu yaparsın Çetin Ağam," dedi başını sallayarak. "Zaten töre de bunu der, kanı kanla yumazlar. Sayende iki ailenin ocağına incir ağacı dikilmedi. Kızımın namusunu temizledin, Karaca ile Sencer arasına yeniden barış köprüsü kurdun. Onca kan dökülmesine engel oldun ya, Allah senden razı—"
"Kes sesini Selahattin Ağa!"
Çetin’in kükremesiyle babam sandığım adam olduğu yerde sıçradı, lafı ağzına tıkandı. Çetin’in gözleri avludaki herkesi iğrenerek taradı.
"Ben bunu ne sizin kokuşmuş namusunuz için yapıyorum, ne de yere batasıca töreniz için!"
Sonra aniden sustu. Göğsü hızla inip kalkarken, çenesi kilitlendi. "Bu... Bunu..." diye geveledi ağzının içinde. Devamını getiremedi. "Kardeşim için yapıyorum" diyemedi çünkü kardeşi bana dokunmaya bile kıyamamıştı, beni helali yapmak ona bir ihanet gibi geliyordu belki de. Ama "Benim için yapıyorum" da diyemedi. O an, o leylak kokusunun esiri olduğu o saniyede, neyi neden yaptığını kendisi bile bilmiyordu.
Ama sustuğu o an, Çetin’in gözleri avlunun köşesinde dikilen anneme takıldı.
"Kokuşmuş namusunuz" derken anneme öyle bir nefretle, öyle delici bir bakış atmıştı ki... Zahide Hanım o bakışın ağırlığı karşısında hortlak görmüş gibi sarsıldı, bir adım geriledi ve bacaklarının bağı çözülüp kıçının üstüne, taş avluya yığılıp kaldı.
Nefesim kesildi. Kalbim yerinden çıkacak gibi çarpmaya başladı. Yoksa, dedim içimden, yoksa Çetin Ağa annemle Asım’ın o kirli sırrını biliyor mu?
O bakış, sıradan bir öfke değildi. Annemin ruhunun en karanlık köşesini deşip çıkaran, o yasak günahı yüzüne tokat gibi çarpan bir bakıştı. Eğer biliyorsa... Eğer benim o günah yatağında peydahlanan bir yalan olduğumu, Selahattin’in kanını bile taşımadığımı biliyorsa, bu beni yerin yedi kat dibine gömerdi.
Onun katı kurallarla örülü dünyasında ben zaten kardeşini ölüme sürükleyen bir yılandım. Şimdi bir de annemin o iğrenç iffetsizliğini her gün, her gece Sencer konağının duvarları arasında yüzüme vuracaktı. Beni kurtarmıyordu Çetin Ağa; beni sadece içine atıp kapağını üzerime kilitleyeceği, çok daha karanlık, dipsiz bir cehenneme sürükleyecekti.