MyStoryBölüm 5 / 12

Bölüm 5 / 12

Seninle Geliyorum

Başımı kaldırıp konağın üst katına, silah sesinin geldiği pencereye baktım. Namlusundan duman tüten tabancayı tutan eli titriyordu. Tekerlekli sandalyesinde öne doğru yığılmış, ağzından köpükler, salyalar saçarak avaza çıktığı kadar bağırıyordu.

"Lan it! Soysuz köpek! Geber!"

Ahmet'ti bu. Bize sıkanın o şerefsiz olduğunu anladım. Annesinin iğrenç günahından haberi var mıydı, o lağım çukurunu biliyor muydu emin değildim. Ama bu it herif iki defa canıma kastetmişti. İlkinde ıskalamıştı. Şimdi ise... Şimdi sağ kolumun altından, kaburgamdan aşağı ılık ılık kan sızıyordu ama ceketimin renginden kimse anlamıyordu.

Silah sesiyle yere kapaklanan Selahattin Ağa, başını taş avludan zar zor kaldırıp telaşla Halim'e bağırdı. Sesi korkudan titriyordu.

"Halim! Koş lan yukarı! Çabuk, al şu delinin elinden silahı, bir kaza daha çıkmadan al!"

Halim merdivenlere doğru telaşla fırlarken, Selahattin Ağa ellerini dizlerine vura vura ayağa kalktı. Yüzü mahcubiyetten ve can korkusundan kireç gibiydi. Arkamda duran silahlı Sencer ordusunun namluları penceredeki Ahmet'e çevrilmişti. Selahattin Ağa ezile büzüle bana doğru bir adım attı.

"Affet Çetin Ağam," dedi ecel terleri dökerek. "Bağışla Ahmet'i. Aklını yitirdi, ne yaptığını bilmiyor. Yatalak kaldı ya, ciğeri yanıyor… Acısı büyüktür, sen büyüklük göster kurbanın olam. Kan çıkmasın ağam."

Gözüm seğirdi. Sağ elimdeki silahın kabzasını öyle bir sıktım ki, parmak boğumlarım kaskatı kesildi. Ulan o şerefsizi zamanında gebertmediğime bin pişman oldum. O an Tülin kollarımın arasında leylak kokusuyla titremeseydi, silahı kaldırıp pencerenin tam ortasına, o itin iki kaşının arasına tereddütsüz tek kurşun sıkacaktım. Vurulduğum belli olmasın, acım yüzüme vurmasın diye dişlerimi öyle bir sıktım ki ağzıma kan tadı geldi.

Tülin sıktığım dişlerimi, kaskatı kesilen göğsümü hissetti. Başını yavaşça göğsümden kaldırıp yaşlı gözleriyle yüzüme baktı. Titreyen minnacık elini usulca göğsüme koydu.

"Lütfen..." diye fısıldadı çatallı, çaresiz bir sesle. "Lütfen kan dökme Çetin Ağa. Yalvarırım sana... Yeterince kan döküldü zaten." Yutkundu, başını çaresizce önüne eğdi. "Seninle geliyorum. İster kan diyeti diye nikahına al, ister kapına bağla kölen yap... Ne yaparsan yap…hadi gidelim buradan. Yeter ki daha fazla kimse ölmesin."

Tülin'in yalvaran gözleri, o "kölen yap" deyişi içime koca bir taş gibi oturdu. Onu hafifçe sağlam olan sol tarafıma, arkama doğru çekip korumaya aldım. Sonra Selahattin Ağa'ya ve avlunun köşesinde sinmiş pislik anası Zahide'ye döndüm. Yaram sızlıyordu ama sesim yeri göğü inletti.

"Ulan ne zaman siz Karacaları dinlesem, ne zaman size merhamet etsem altından bir kahpelik çıkıyor! Alayınız kancıksınız lan siz!”

Zahide'nin korkudan büyümüş gözlerinin içine baka baka bağırdım. "Ben yıllar evvel, halanız Hazal'ı Eşref Gürsoy gibi bir itin elinden kurtarmak için adam gibi gidip Ahmet denen itten yardım istedim be! Kendi kanından olan halasını kurtarmaya çalışan beni, şerefsiz oğlu şerefsiz kalleşçe sırtımdan vurdu! Sonra ne yaptınız? Suçu utanmadan benim boynuma yıktınız! Kendi kahpeliğinizi örtmek için acısını gittiniz günahsız kız kardeşimden, Destan’ımdan çıkardınız! Kıza bu cehennemde eziyet ettiniz lan!"

Derin bir nefes aldım, kaburgamdaki sızı beynime vurdu ama durmadım.

"Sonra ne oldu Selahattin Ağa? Söyle ne oldu! Gerçek ortaya çıkınca aşiretim ayaklandı, 'Bu Karaca konağını başlarına yıkalım, intikamımızı alalım' dedi. Ben ne yaptım? Kız kardeşim Destan'ın boynu bükülmesin, koca aşiretin kanı durduk yere dökülmesin diye intikamdan vazgeçtim ulan! Kan dursun dedim, el uzattım! Ama siz... Siz Karacalar yılanın soyundansınız. Sizin kanınız bozuk! Şeref, namus dediğiniz şey sadece dilinizde pelesenk olmuş!"

Parmağımı Selahattin Ağa'nın göğsüne doğru doğrulttum.

"Yemin ediyorum Selahattin Ağa... Bak iki gözüm önüme aksın ki yemin ediyorum. Bugün bu kızı alıp buradan gidiyorum. Ama bir daha, en ufak bir kahpeliğinizi göreyim, bana ya da Sencerlere uzanan bir tek eliniz, bir tek lafınız olsun... Sizi bu Urfa'nın haritasından silmezsem, Karaca adını tarihten kazımazsam bana da Çetin Sencer demesinler!"

O sırada konağın üst katından, oymalı taş merdivenlerden süzüle süzüle amcamın kızı Nilay çıkıp geldi. Gözüm ona kaydığı an içimdeki nefret bir kat daha harlandı. Oldum olası sevmezdim bu yılanı, kanım zerre kaynamamıştı. Sürtük, yıllarca Ferhat'la kuytularda, samanlıklarda gizli saklı aşk yaşadı, oynaştı durdu. Ama ne zaman ki iş ciddiye bindi, ne zaman ki kan davası yüzünden ortalık karışıp da "bedel" lafı ortaya çıktı... Arkasına bile bakmadan tabanları yağlayıp kaçıp gitti. Kendi canını kurtardı da ne oldu? Benim biricik kız kardeşimi, Destan'ımı Karacaların kin kusan, nefret dolu kucağına, bu cehennemin tam ortasına bedel diye attı.

Ferhat itine de ayrı bileniyordum gerçi. Şimdi Destan'ımı seviyor, üstüne titriyor olabilir eyvallah; ama bir zamanlar sırf bu Nilay yüzünden benim gülüme, kız kardeşime az mı kan kusturdu? Az mı eziyet etti konakta?

Sonra ne oldu peki? İlahi adalet işte... Bu Nilay sürtüğü geçirdiği kazada rahmi vites kutusunda parçalanıp da kucağı temelli boş kalınca, sığıntı gibi geri döndü. Gitti, Karacalardan Ferhat'ın kardeşi Halim'le nikahlandı. Şimdi konağın hanımıymış gibi avluda salınıyordu arsız arsız.

Nilay gelip avlunun köşesinde durduğunda yüzüne bile bakmadım. Kafamı çevirdim. Ona o değeri verip de adam yerine koyacak halim yoktu.

Göğsümdeki kurşun yarası inceden inceye sızlıyor, sıcak kan yavaş yavaş kaburgamdan aşağı süzülüyordu. Ayakta zor duruyordum ama dimdiktim. Acıyı nefesime gömüp gürledim:

"Hadi Selahattin Ağa! Kıyalım şu nikahı. Daha fazla bu lağım çukurunu solumak istemiyorum. Elimden bir kaza çıkmadan, katil olmadan alıp gideyim emanetimi."

Selahattin Ağa telaşla adamlarına işaret etti. Avlunun köşesine, koca çardağın altına derme çatma ahşap bir masa atıldı. İki tane de tahta sandalye çektiler. Ne bir davul, ne bir zurna, ne de bir tebessüm... Cenaze evi gibiydi ortalık. Avludaki herkesin yüzünden düşen bin parçaydı.

Ben ağır adımlarla gidip sandalyelerden birine çöktüm. Otururken yaram öyle bir sızladı ki nefesim bir anlığına kesildi ama suratımdaki sert ifadeyi zerre bozmadım. Tülin'i de kolundan tutup yanıma, diğer sandalyeye oturttular. Kızın yüzü kireç gibi bembeyazdı, gözlerindeki yaşlar yanaklarında kurumuş, ruhu bedeninden çoktan çekilmişti sanki. Başındaki siyah şalı iyice yüzüne doğru çekti.

Benim ardımdaki adamlardan Mahmut ile Selahattin Ağa şahit olarak dikildi masanın tepesine. İmam Efendi elindeki küçük defterle karşımıza geçip besmelesini çekti. Öyle uzun uzadıya nasihat edecek, evliliğin faziletlerinden bahsedecek, yuva kurmanın adabını anlatacak bir ortam yoktu; adamcağız da Sencer namlularının gölgesinde korkusundan ecel terleri döküyordu zaten.

Dualar alelacele okundu. İmam yüzüme bakmaya çekinerek önce bana döndü.

"Sencerlerden Efraim oğlu Çetin… Karacalardan Selahattin kızı Tülin'i kan diyeti ve Allah'ın emriyle zevceliğe aldın mı?" diye sordu.

Gözümü Tülin'in kucağında sımsıkı kenetlediği titreyen ellerinden ayırmadan, sesimi hiç titretmeden tok bir ifadeyle cevap verdim.

"Aldım,"

Hoca efendi üç kere sordu, ben üçünde de bütün avluyu inleten gür bir sesle "Aldım," dedim.

Sıra ona geldi. İmam yutkunup, Tülin'e dönerek aynı soruyu sordu bu kez.

"Karacalardan Selahattin kızı Tülin... Sencerlerden Çetin'i kocalığa kabul ettin mi?"

Avluya buz gibi, ölümcül bir sessizlik çöktü. Tülin'in dudakları titriyor ama sesi çıkmıyordu. Kızın boğazında koca bir düğüm vardı sanki. Başını öne eğmiş, boynuna kement geçirilmiş bir kurban gibi bekliyordu. Benim sabrım taşıyordu, yaram sızım sızım kanıyordu. Dişlerimi sıkarak masanın altından uzanıp, onun buz gibi olmuş incecik elini tuttum. Koca avucumun içinde elini hafifçe ama kararlı bir şekilde sıktığımda yerinde irkildi.

"Kabul ettim," diye fısıldadı çatallı, zar zor duyulan bir sesle. Gözünden tek bir damla yaş düştü masanın üzerine.

İmam üç kez sordu, Tülin üçünde de titreyen, kırık dökük sesiyle "Kabul ettim," dedi.

"Ben de bu şahitlerin huzurunda sizi karı koca ilan ettim," dedi İmam Efendi derin bir nefes alarak. "Allah hayırlı uğurlu etsin."

Amin bile demedik doğru düzgün. Ne bir el öpme, ne bir hayır duası, ne bir tebrik... Karaca konağının taş avlusunda, kanın ve barutun kokusu altında, ölümden kaçan bir kızla ölüme yürüyen bir adamın kaderi işte o bir karış masada mühürlenmişti. Ayağa kalkarken Tülin'in elini bırakmadım. Artık o Karacaların günah keçisi değil, Sencerlerin gelini, benim helalimdi. O saatten sonra Karacaların ona yan gözle bakmaya bile hakkı kalmamıştı.

Tülin’in Dilinden:

Babam, annem, Karacalar öylece arkamdan bakarken, Çetin beni kapıdaki kara cipin içine bir çuval gibi fırlattı. Hayatım, o saniyeden sonra onun nefretinin esiri olarak yeniden başlıyordu.

Beni kara cipin içine bir paçavra gibi fırlattığında, başım kapının koluna çarptı. Canımın acısına bile inleyemedim. Çetin şoför koltuğuna öyle bir hışımla oturdu ki, araba yerinden sarsıldı. Kapıları kilitledi, gaza yüklendi... Urfa’nın dar, taşlı sokaklarında tekerlekler çığlık çığlığa ağlayarak Karaca konağından uzaklaştık.

Arabanın içi mezar gibi soğuk ve sessizdi. Sadece Çetin’in körük gibi inip kalkan göğsünden çıkan öfkeli soluklarını duyuyordum. Cama iyice sindim, dizlerimi göğsüme çektim. Sessiz sessiz ağlıyordum. Kendi anam, babam, kanım canım beni kurbanlık koyun gibi bu celladın eline teslim etmiş, arkamdan bir damla yaş bile dökmemişlerdi. Paşa... Paşa can çekişiyordu. O karanlık harabede ciğerinden bıçaklanmıştı benim yüzümden.

Burnumu çekip başımı dizlerime gömdüğümde, arabanın daracık, havasız kabininde birden bir koku çarptı yüzüme. Önce burnumun direği sızladı, sonra beynimden aşağı kaynar sular döküldü.

Kehribar... Acı tütün... ve sedir ağacı.

Nefesim boğazımda düğümlendi. Başımı yavaşça kaldırıp, direksiyonu kırarcasına sıkan, gözlerini yola dikmiş karanlık adama baktım. O gece, o cehennemin ortasında kör karanlıkta koşarken çarptığım o taş gibi göğüs... Silah patladığında beni koca gövdesiyle sinesine saklayan, saçlarımı koklayıp "Yağmur yemiş leylak" diyen adam...

Aklımı yitirecek gibi oldum. Beni yerlerde sürükleyen, Karacaların avlusunda "Yılanın başı bu" diye kükreyen bu gaddar Ağa ile; karanlıkta beni kollarının arasına alıp "Şşşt, geçti, korkma" diyerek ruhumu ısıtan adam aynı kişiydi! Bir insan nasıl olurdu da hem bu kadar dehşet verici bir korku, hem de dağ gibi bir güven verebilirdi aynı anda? O kolların arasında duyduğum sığınma hissi haram mıydı şimdi bana?

Kardeşinin kanını benden bilecek, bana bu dünyayı dar edecekti.

Ağlamam şiddetlendi, hıçkırıklarım boğazımı yırtarak çıkmaya başladı.

Çetin direksiyona okkalı bir yumruk indirdi. "Kes sesini!" diye gürledi. Araba zangır zangır titredi. Cama çarptım korkudan. Bana dönüp bakmadı bile, gözleri yoldaydı ama çenesindeki kaslar seğiriyordu. "Kardeşimin kanı kurumadı daha toprağın üstünde! Senin ağlamaya, sızlamaya hakkın yok ulan! O sesini keseceksin!"

"Ben yapmadım..." diye inledim çaresizce. "Ben tuzak kurmadım..."

"Sus diyorum sana! Sus! O leylak kokunu da, o masum yalanlarını da söküp alacağım senin ciğerinden!"

Camı sonuna kadar açtı. Arabanın içine dolan leylak kokusuna bile tahammülü yoktu belli ki. O koku ona karanlıktaki zaafını, o kısa anlık merhametini hatırlatıyordu.

Urfa’nın tepelerindeki devasa Sencer konağının demir kapıları önümüzde açıldığında, cehennemin kapılarından içeri girdiğimi biliyordum. Araba avlunun ortasında acı bir frenle durdu.

Uygulamada reklamsız oku