MyStoryBölüm 2 / 12

Bölüm 2 / 12

Namus Davasıdır Bu

Tülin’in Dilinden:

Nasıl koştum, konağın arka kapısından bir hırsız gibi nasıl sızdım bilmiyorum. Odama çıkıp kapıyı kilitledim.

"Öldü..." diye fısıldadım kendi kendime. "Benim yüzümden canından oldu..."

Lavaboya koşup buz gibi suyu yüzüme çarptım. Yüzümü havluya gömdüğümde, birden o koku doldu yine burnuma. Kehribar, acı tütün ve sedir ağacı... Beni o karanlığın içinden çekip alan, leylak kokumdan tanıyan adamın kokusu üstüme sinmişti.

O gece sabaha kadar gözümü yummadım.

Gün ağır ağır aydınlanırken, avludan kopan feryatla yerimden sıçradım.

"Kalkın ula! Kalkın!"

Selahattin Ağa’nın yeri göğü inleten sesiydi bu. Kapıyı aralayıp baktım. Bütün konak ayaklanmıştı.

"Ne oluyor ağam?" diye sordu annem titreyerek.

Selahattin Ağa tespihini duvara fırlattı. "Çetin Sencer delikanlı kardeşini kanlar içinde bulmuş gece! Paşa can çekişiyormuş hastanede! Bizden biliyorlar ulan! Gece Harabe Han’da Cihat’ı görenler olmuş! Bu iş kan davasına dönecek!"

Kalbim durdu. Paşa ölmemişti ama can çekişiyordu! Odada duramadım. O çocuk benim yüzümden o namussuz Cihat’ın bıçağına atlamıştı. Siyah şalımı başıma attığım gibi, nefes nefese aşağı avluya indim.

Cihat sırra kadem basmıştı. Abisi Lütfi’nin korkudan dizleri birbirine çarpıyor, babam sandığım Selahattin Ağa’ya umutla bakıyordu.

"Amca, yandık... Öldük biz amca! Bir şey yap kurbanın olam," diye inledi Lütfi.

Selahattin Ağa, abime kükredi. "Halim! Aşağı in çabuk! Her yere haber yolla, Cihat itinin nerede olduğunu öğrenin!" Sonra dönüp Lütfi’nin yakasını silkeledi. "Korkma yeğenim, buluruz bir hal çaresini. Ah Cihat ah... Ne diye vurursun çocuğu? Tam barış oldu, kan durdu derken olacak iş mi bu yav!"

Avlunun diğer köşesinde annem Zahide, Cihat’ın annesi Hazin Hanım’ı sakinleştirmeye çalışıyordu. Onlara bakarken midem bulandı, içimden safi bir tiksinti yükseldi. Annem, babam sandığım Selahattin Ağa’yı kendi öz kardeşi Asım’la aldatmıştı. Üstelik o iğrenç günahtan beni peydahlamıştı. Şimdi kalkmış, utanmadan Asım’ın karısını teselli ediyordu. Yüzlerinde zerre haya yoktu. Öğrendiğim bu zehirli sırrı günlerdir göğsümde saklıyordum ama artık korkudan delirmek üzereydim. Sırrın açığa çıkmasından, Paşa’ya bir şey olmasından ve Sencerlerin bu konağı başımıza yıkmasından korkuyordum.

"Allah'ım," diye dua ettim içimden. "Lütfen Paşa’ya bir şey olmasın. Lütfen..."

Aklıma Ferhat abim geldi. Keşke o burada olsaydı. Destan’ı alıp gittiği o mutlu yuvasından geri dönseydi, belki bize kalkan olurdu. Ama neden gelsin ki bu irin kokan Karaca konağına? Anasının, babasının yüzüne nasıl bakacaktı?

Destan, Sencerlerin kızıydı. Kan dökülmesine engel olabilir miydi? Nasıl olsun... Yıllar önce Çetin Sencer, Ahmet abimi vururken Sencerler de onu dökülen kana karşılık bedel olarak vermedi mi? Bizim ne hükmümüz vardı, kimin kime merhameti kalmıştı ki?

Düşüncelerim, konağın devasa demir kapısının büyük bir gürültüyle kırılmasıyla bıçak gibi kesildi.

Selahattin Ağa yutkunarak öne çıktı ama daha ağzını açamadan, avlunun dış kapısından yaka paça içeri fırlatılan bir beden düştü yere. Halim abim ve yanındaki adamlar Cihat’ı bulup getirmişti.

Cihat, bir solucan gibi yerde süründü. Gözleri avluyu taradı ve beni buldu. O an, bir insanın ne kadar alçalabileceğini gördüm.

"Amca, kıyma bana!" diye yalvardı Cihat, titreyen parmağıyla beni işaret ederek. "Benim bir suçum yok! Namus davasıdır bu! Paşa’yı o harabeye bu sürtük çağırdı! Beni o kışkırttı. Her şey bu kızın başının altından çıktı!"

Buz kestim. Bütün avlu, annem, Selahattin Ağa, Halim abim... Herkesin zehirli bakışları bir anda bana döndü. Kendi ailem "Adımızı lekeledin cibilliyetsiz!" diyerek üzerime yürümeye kalktı.

Selahattin Ağa, “Tülin…” diye mırıldandı. “Bu…” dedi yerde göt korkusundan titreyen Cihat’ı işaret ederek. “Bu it ne der? Doğru mu kızım? Namusuna leke mi getirdin? Adımızı kara mı çıkardın?”

Ağzımda cam kırıkları varmış gibiydi. Ne konuşabildim, ne de yutkunabildim. O iğrenç iftiranın zehri boğazımı yakıyor, dilimi damağıma yapıştırıyordu.

Halim abim saçını yolarmış gibi yaptı. Gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi bana döndü.

“Doğru mu Tülin! Konuşsana! O itle gecenin bir yarısı kırıştırmaya mı gittin?”

Namus denen illet, bu koca konakta bula bula beni bulmuştu. Ne büyük bir riyakarlıktı bu... Annem, kocam dediği adamın öz kardeşiyle (Asım’la) yatar, o günahın meyvesi olarak beni peydahlardı. Halim abim, daha birkaç ay evvel Yaren’in yatağında basılmamış mıydı? Ya Cihat... Aslında annemle amcamın günahından dolayı kanı kanıma karışan, sözde bana sevdalı o sapkın it; ilk fırsatta kendi götünü kurtarmak için topu hiç acımadan bana atmıştı. Onların o irin dolu günah denizinde, bütün faturayı kesecekleri en masum kurban bendim.

Az önce annemin zor zapt ettiği, ağıtlar yakan Hazin Hanım birden aslan kesildi. Yırtıcı bir kuş gibi öne atılıp, “Duydun mu Selahattin Ağa!” diye çemkirdi. “Oğlum masum! Benim aslan oğlum, kızının namusunu korumak için kendisini ateşe attı! Sencer itlerinden korudu onu!”

Anneme baktım. Kendi etinden, kanından olan bana, öz kızına atılan bu iftira karşısında yazmasının ucuyla ıslak gözlerini siliyordu sadece. Ağzını açıp tek kelime edemedi. Beni o avlunun ortasında, iftiraların altında diri diri mezara gömdü.

Yerdeki Cihat, abisi Lütfi'den aldığı cesaretle yalanını büyüttü: "Yalanım yok amca! Ben arkasından gitmesem o harabede Paşa'nın koynuna girecekti! Gözümle gördüm, işve ediyordu Sencer dölüne!"

Abisi Lütfi de ellerini dizlerine vurarak kardeşine destek çıktı: "Gördün mü amca! Cihat bu konağın, Karacaların şerefini kurtarayım derken az kalsın katil oluyordu! Yılan içimizdeymiş!"

Beni kızı sanan adama, Selahattin Ağa'ya baktım. Dünyası başına yıkılmıştı. Omuzları çökmüş, bana hep şefkatle bakan gözlerine şimdi koyu bir tiksinti oturmuştu. Oysa benim, sırf annemin mide bulandıran günahından kaçmak, bu zehirli havadan kurtulup bir an olsun nefes almak dışında kötü hiçbir düşüncem yoktu içimde. Paşa’yı görmek, onunla dertleşmek istemiştim sadece. Şu koca yeryüzünde konuşacak, derdimi anlatacak kimsem yoktu. Sadece beni anlayan, insan yerine koyup beni dinleyen bir can, bir yürek istemiştim. Çok muydu?

Halim abim yüzüme tükürecekmiş gibi yaklaştı. “Neden Tülin?” dedi, sesi kırgınlıktan çok büyük bir öfkeyle titriyordu. “Bunu bize neden yaptın? Sen o Sencerlere yar olmayasın diye, Nilay yılanıyla evlendim ben! Gençliğimi yaktım ulan! Meğer sen Sencer dölüne ne kadar da meraklıymışsın!”

Gözlerimden sicim gibi yaşlar iniyordu. Başımı iki yana salladım çaresizce. Avazım çıktığı kadar "Ben temizim, günahsızım!" diye bağırmak istedim, sesim çıkmadı. Boğazım düğüm düğümdü.

Bir an annemin yüzüne baktım. Öylece durmuş, kızının kurban edilişini izliyordu. Tam sırasıydı aslında. Bütün kirli çamaşırlarını avlunun ortasına serivermek, göğsümde sakladığım koca yılanı ortaya salıp "Ben zaten Selahattin Ağa'nın kızı değilim!" diye haykırmak geçti içimden.

Sonra yerde sürünen Cihat’a kaydı gözüm. Midesiz, soysuz herifin tekiydi. Hayır, dedim kendi kendime. Ben onlar gibi karaktersiz değilim. Başkasının canını yakarak, başkasını ateşe atarak kendi canımı kurtaramam. Hem ben çok mu temizdim sanki? Annemin iğrenç günahının tohumuydum, yasak bir ağacın çürük meyvesiydim. Annemin sırrını ifşa etmek beni aklar mıydı? Yüreğimdeki ateşi söndürmeye, beni sakinleştirmeye yetmezdi ki...

Lütfi göğsünü gerdi, adeta zafer kazanmış gibi Selahattin Ağa’nın dibine girdi. "Eee amca, gerçek gün gibi ortada. Kardeşimi Sencer itlerine teslim edemeyiz. Karacaların kanını, canını kendi ellerimizle ateşe atamayız."

Cihat da yerden destek alıp doğrulmaya çalıştı. Üstünü başını silkelerken yüzüme öyle bir iğrenerek baktı ki, sanırsın asıl mağdur kendisiydi. "Amca, ben Karacaların namusunu temizlemek istedim. O harabede o herifle baş başa görünce kan beynime sıçradı. Namusumuz beş paralık olmasın diye çektim vurdum. Suç mu işledim şimdi?"

Hazin Hanım bu lafın üzerine iyice cesaretlendi. Selahattin Ağa’nın koluna yapıştı, yırtıcı bir kuş gibi ciyakladı. "Hadi Selahattin Ağa, ver hükmünü artık! Benim aslan gibi oğlum feda mı edilecek bu lekesi bozuk kız için? Alma Karacaların şerefini ayaklar altına!"

Selahattin Ağa’nın yüzü kireç gibiydi. Yıllarca beni kızı bilip saçımı okşayan, bana hep şefkatle bakan adamın gözlerindeki merhamet silinmiş, yerine kapkara bir töre oturmuştu. Elinin tersiyle Hazin Hanım’ı itti. Sesi yorgun ama bir o kadar da acımasızdı.

"Götürün şunu gözümün önünden..." diye mırıldandı. Titreyen parmağıyla beni işaret etti. "Benim Tülin diye bir kızım yok artık. Ahıra kilitleyin. Sencerler kapıya dayandığında atın önlerine. Alın, kardeşinizin kanı bunun elinde deyin. Ne halleri varsa görsünler."

Dizlerimin üstüne, o soğuk avlu taşlarının üzerine yığılıp kaldım. Zaten senin kızın değilim ki, diye haykırmak istedim içimden. Canımı alsalar, şuracıkta çekip vursalar bu kadar yanmazdı ciğerim. Yer yarılsa da içine girsem, toprak olsam da şu utancı çekmesem diye yalvardım Allah'a. Ama biliyordum, üzerime yapışan bu iftirayla beni kara toprak bile kabul etmezdi artık.

Adamlar kollarıma yapışıp beni sürüklemeye yeltenecekken, annem sessizliğini bozdu. Feryat figan Selahattin Ağa’nın ayaklarına kapandı.

"Etme eyleme Selahattin Ağam! Kıyma kızıma!" diye ağlamaya başladı. Yazmasının ucuyla ıslak yüzünü dövüyordu. "Verme Tülin’i o soysuzların eline. Onlar merhamet nedir bilmez. Diri diri toprağa gömerler kızımı! Saçının teline kadar yolarlar, eziyetten öldürürler! Ne olur ağam, acı bize!"

Annem deli gibi ağlıyordu. Sencerlerin elinde başıma ne geleceğini, o koca konağın duvarları arasında bana ne cehennemler yaşatacaklarını adım gibi biliyordu. Kardeşlerinin kanı benim elimde kalmıştı sözde, bunun acısını benden fitil fitil çıkaracaklardı.

Haklıydı da. Bu dünyada kan bedeli olarak giden bir kızın ne çekeceğini annemden daha iyi kim bilebilirdi ki? Yıllar evvel Çetin Sencer, Ahmet abimi vurduğunda, dökülen kana karşılık gencecik Destan’ı konağımıza gelin getirdiklerinde annem o kıza etmediği zulmü bırakmamıştı. Sırf Sencer kızı diye Destan’ın gençliğini zindan etmiş, saçından sürüklemişti. Şimdi aynı cehennem ateşinin kendi kızını yakacağını, Sencerlerin benden o intikamı kustura kustura alacağını görüyordu. Benim için korkuyordu evet, ama en çok da ektiğini biçeceği için kendi günahının altında eziliyordu.

“Yıkıl karşımdan!” diye gürledi Selahattin Ağa. Elinin tersiyle annemi öyle bir itti ki, kadıncağız taş avluda dizlerinin üzerine kapaklandı.

Gözlerindeki son merhamet kırıntısı da silinmiş, yerini kaskatı ve merhametsiz bir töre almıştı.

“Töre ne derse o olacak! Karacaların namusu bu sürtüğün elinde oyuncak edilmeyecek.” Eliyle yanımdaki iki ırgata hırsla işaret etti. “Götürün bu namussuzu! Atın ahıra, gözüm görmesin!”

Adamlar kaba elleriyle kollarıma yapıştığı an, annem yerden fırlayıp önüme siper oldu. Kollarını boynuma dolamaya çalışıyor, bir yandan da feryat ediyordu.

“Kızım! Kınalı kuzum! Bırakın yavrumu, elinizi sürmeyin kızıma! Selahattin Ağam, kıyma yavruma!”

Onun bana dokunması, sahte gözyaşlarıyla boynuma sarılması midemi öyle bir bulandırdı ki, ırgatların ellerinden silkilip annemi omuzlarından ittim. Yüzüne nefretle baktım. İçimdeki irin dolu sırrı, amcamla işlediği iğrenç günahı bütün avluya haykırmamak için dişlerimi etime geçiriyordum.

“Sakın…” diye tısladım yüzüne doğru. Sesim titriyordu ama korkudan değil, saf bir iğrenmedendi. “Sakın bana bir daha kızım deme! Senin gibi birinin kızı olacağıma taş olsaydım, ölseydim de bu utancı yaşamasaydım daha iyi… Çek o ellerini üstümden!”

Annem yüzüne sert bir tokat yemiş gibi sarsıldı. Sırrını bildiğimi avaz avaz yüzüne vurmadım, amcamla olan kirli geçmişini ortaya dökmedim ama gözlerimdeki derin tiksintiden ne demek istediğimi iliklerine kadar hissetmişti. Bir adım geriledi, elleri iki yanına düştü. Ağlaması bile bıçak gibi kesilmişti.

Adamlar tekrar kollarıma girip beni sürüklemeye yeltenecekken, konağın devasa demir kapısının dışında yeri göğü inleten acı bir fren sesi duyuldu. Bir değil, üç dört araç birden tozu dumana katarak kapıya dayanmıştı. Avluyu saran toz bulutunun içinden dehşet verici sesler yükselmeye başladı. Araçların kapıları peş peşe sertçe çarpılarak kapanıyor, hemen ardından soğuk metalin sesleri, mermilerin namluya sürülüşünün ürpertici şıkırtısı duyuluyordu.

“Dağılın lan, kapıları tutun!” diyen emir sesleri avlu duvarlarını dövdü.

Bitti, dedim içimden. Buraya kadar. Sencerler bütün öfkesiyle, kan kusmaya gelmişti. Boynumu büktüm, gözlerimi usulca yumdum. Ya beni kendi ailem bildiğim Karacalar ahırda boğacaktı ya da Sencerler şu kapının eşiğinde kurşuna dizecekti. İkisinden biri olacaktı.

Avlu bir anda ölüm sessizliğine büründü. O görünmez dar ağacının ipi boynuma çoktan geçmişti. Karaca konağının ağır, asırlık taşları büyük bir gürültüyle üzerime yıkılıyordu sanki. Tam o esnada, o karanlık ve tok ses avluyu ortadan ikiye yardı:

“Selahattin Ağaaa!”

Yerimden sıçradım. O kükreme… O ses nedense bana hiç yabancı gelmemişti. Zihnim geceye, o harabeye gitti bir an. Paşa ile Cihat birbirinin boğazına sarılırken korkudan aklımı yitirip zifiri karanlıkta kaçmaya çalışırken çarptığım o duvar gibi göğüs geldi aklıma. Burnuma dolan kehribar, acı tütün ve hafif sedir ağacı kokan, beni karanlıkta kollarından tutup durduran adamın ta kendisiydi bu.

Korkuyla başımı kaldırıp göz ucuyla kapıya doğru baktım.

Namlusunu yere doğru indirmiş, arkasında bir ordu dolusu silahlı adamla avluya giren kişiyi gördüm. Nefretten ve intikam ateşinden gözünü kan bürümüş, heybetiyle dağı taşı titreten Çetin Sencer’di bu. Yıllar önce Ahmet abimi hiç acımadan vuran adamdı. Destan bizim Ferhat’ı seçtiğinde, onca dökülen kana rağmen sırf kız kardeşi mutlu olsun diye kan davasını elinin tersiyle iten adamdı.

Ama karşımda duran adam, o adam değildi. O gece hastane odasında, kardeşinin başında dururken ona şefkat ve büyük bir merhametle bakan abiye kesinlikle benzemiyordu. Hele hele... Gece harabede ölüm korkusu bütün hücrelerimi sarmışken ona çarptığımda, göğsüne yaslandığım o bir saniyelik anda bile varlığıyla beni sakinleştiren adam, bu adam olamazdı. Bu adam buraya can almaya, ortalığı ateşe vermeye gelmiş namlunun ucundaki bir eceldi. Ve ben tam onun hedefindeydim.

Uygulamada reklamsız oku