Bölüm 4 / 12
İmamı Çağır, Bu Kızı Nikahıma Alıyorum
Çetin’in Dilinden:
Paşam… Canım kardeşim o hastane yatağında, beyaz çarşafların içinde kan revan yatarken dünya başıma yıkılmıştı. Göğsünden hırıltılı nefesler alırken elimi tuttu, "Abi," dedi zar zor, "Tülin’i koru… Onu al."
O an beynim uyuştu. Kimdi bu Tülin? Ne inindeydi, ne cinindeydi pek bir fikrim yoktu. Tek bildiğim, kardeşimi o harabeye çağıran Karaca dölü olduğuydu. Karacaların konağına ecel olup yağmaya giderken yemin ettim içimden: Önce o Cihat itini bulup leşini yere sereceğim, sonra da kardeşimin emanetini bulup alacağım.
Ama ne yalan söyleyeyim, öfkeden kuduran aklımın bir köşesinde gece karanlığında çarptığım o kız vardı. O leylak kokulu kadın...
Kimdi o? Gözüm dönmüş, yüreğim nefretten kavrulurken; karanlıkta kollarımın arasına düştüğünde, bir saniyelik dokunuşuyla, boynundan süzülen kokusuyla içimdeki yangını nasıl da bıçak gibi kesmişti. Fırtınalı, kudurmuş bir denizde önüme çıkan sakin bir liman gibi gelmişti bana. Bir anlığına bütün kanı, silahı, töreyi unutturmuştu.
Sonra konaklarını bastım. Yeri göğü inlettim. Cihat itini alnının çatından vuracakken, kalabalığı yarıp önüme atlayan o kız... O zayıf, çelimsiz, gözünden yaşlar fışkıran kızın "Öfkeni benden çıkar!" diye bağırması...
Sonra rüzgar esti. O şal havalandı. Ve o koku genzimi yaktı. Leylak...
Ulan! İçimde ne olduğunu bilmediğim volkanlar patladı o saniye. Beynimden vurulmuşa döndüm. Ruhumu dindiren, karanlıkta aklımı başımdan alan o kokunun sahibi... Kardeşimin can çekişirken bana "koru" diye emanet ettiği kişiydi! Aynı zamanda kardeşimi o harabeye çağırıp belki de Cihat'ın kucağına iten yılanın ta kendisiydi.
Aklım almıyordu anasını sikim! Kafamın içinde bin tane tilki dolanıyor, hiçbirinin kuyruğu birbirine değmiyordu. Bu kız, Paşa’nın sevdalısı olduğu için mi bana emanet edildi? Yoksa işin içinde benim bilmediğim başka bir bok mu vardı? Ulan madem kardeşimin sevdasıydı, madem ortada bir aşk vardı... Neden Paşa da bu kız da bana gelip "Abi biz sevdalıyız" demedi? Hadi korktular diyelim... Bir insan, ölüm döşeğinde can verirken canından çok sevdiği yavuklusunu abisine "Al bunu, nikahına geçir" der mi? Hangi erkek, sevdiği kadını abisinin yatağına helal eder? E peki bu Tülin... Gözlerimin içine baka baka neden "Biz Paşa'yla birbirimizi seviyorduk" demiyor?
Aralarında nasıl bir bağ, nasıl bir ilişki var bilmiyordum. Kafam basmıyordu o an. Tek bildiğim, bu zayıf kızın bana emanet edildiğiydi. Ve ben Çetin Sencer olarak, Paşama verdiğim söz üzerine onu canım pahasına koruyacaktım. Hem... Her yan yana gelmenin, her sırrın, her yakınlaşmanın aşk olmadığını, sevgi olmadığını ben kendi hayatımdan, yaşayarak öğrenmiş adamdım.
Yıllar önce Alev’i sevmiştim. Sevdik de ne oldu? Gitti o Eşref Gürsoy itiyle evlendi, bana en büyük ihaneti etti. Ben de aptalca bir intikam hırsıyla Gürsoyların inine girdim, o konaktaki bütün kadınları sıraya dizdim. Ne geçti elime? Hiç.
Sonra... Sonra Tülin’in halası Hazal Hanım’la tanıştım. Ah be zavallı kadın... Şu soysuz Lütfi, Meltem’i kaçırdı diye, o melek gibi kadını Eşref Gürsoy gibi bir itin koynuna berdel niyetine atmışlardı. Gürsoylar, Hazal Hanım’a o konakta cehennemi yaşattı şerefini siktiklerim. Zavallı kadın evladını kaybetti, kan ağladı, yas tutmasına bile izin vermediler. "Deli olmuş bu karı!" diyerek haplarla, ilaçlarla uyuşturup ahıra kapattılar.
Ben o kadına yardım ettim. Gözüm karardı, ahırın kapısını kırıp ona el uzattım. O kadına bir ilgim vardı evet ama bu aşk değildi. Vicdandı be, merhametti! Hani bir insanı önemsersin, onun o çaresizliğine dayanamaz onun için delice şeyler yaparsın ama buna tutup "aşk", "sevda" diyemezsin ya... İşte öyle bir şeydi. Kimi vicdan der, kimi merhamet der... Ben Hazal Hanım’a yardım etmek için canımı ortaya koymadım mı? Koydum.
Hatta o zavallı kadına yardım edeyim derken, Karacaların pis lağım çukuruna düşmedim mi? Düştüm. Asım Karaca ile Zahide'nin... Tülin'in anası olacak o kadının yediği o iğrenç haltı, kan donduran günahı kendi gözlerimle görmedim mi? Asım iti beni susturmak için, sırrını toprağa gömeyim diye Ahmet Karaca’yı peşime takıp beni vurdurtmaya kalkmadı mı? O çatışmada Ahmet’i vurdum.
O kurşun patladıktan sonra ne oldu? Sencerler... Benim ailem, dökülen kana karşılık, benim canım kız kardeşimi, Destan’ımı bu Karaca konağına bedel diye vermedi mi? Gözümün nurunu şu taş avlunun içine kurban diye atmadık mı biz?
Bütün bu hesaplar zihnimde şimşek gibi çakarken, yerdeki kıza, Tülin'e baktım.
Paşam da tıpkı benim Hazal Hanım'a yaptığım gibi, bu kıza merhamet etmişti herhalde. Yufka yürekli kardeşim... Karaca konağının bu leş gibi havasında boğulan bu kıza acımış, ona el uzatmış, kendi canı pahasına ona kalkan olmuştu.
Ve şimdi kadere bak… Nasıl bir demir ağdı bu? Yıllar önce ben tetiği çektim diye Destan'ım Karacalara bedel gitti. Şimdi Paşam vuruldu diye, Karacaların kızı Tülin bana bedel geliyordu. Nasıl bir ironi lan bu? Hayat benimle alay ediyordu resmen.
Gözümü Tülin'in o korku dolu, kara gözlerinden çekip Selahattin Ağa’ya döndüm.
"İmamı çağırın Selahattin," dedim avazım çıktığı kadar bağırarak. "Bu kızı kan diyeti olarak nikahıma alıyorum!"
Ben bu lafı edince Karacalar derin bir oh çekti, rahatladı it soyu. Selahattin de karşıma geçmiş, yaltaklana yaltaklana "En doğrusunu yaparsın, namusumuzu temizledin, töre bunu der," diye zırvalamaya başladı.
"Kes sesini Selahattin Ağa!" diye kükredim. Gözlerim yuvalarından fırlayacaktı öfkeden. "Bunu ne sizin o kokuşmuş namusunuz için, ne de yere batasıca töreniz için yapıyorum!"
Bunu kardeşim için yapıyorum diyecektim, diyemedim. İçim elvermedi. Kendim için, o leylak kokusu için yapıyorum diyecektim... Onu da diyemedim. Ne için yaptığımı o an ben de bilmiyordum. Sadece bu kızı buradan, bu cehennemden çekip almak istiyordum.
O "kokuşmuş namusunuz" lafını ederken, başımı çevirip kenarda dikilen Zahide'ye, Tülin'in anası olacak kadına öyle bir baktım ki... Yıllar önce Asım'la yediği iğrenç haltı yüzüne çarpar gibi, tiksinerek baktım. Gözlerimin içindeki o 'Biliyorum lan senin ne mal olduğunu' diyen ifadeyi anında gördü. Zahide hortlak görmüş gibi geri sendeledi. Gözleri kocaman açıldı ve bacaklarının bağı çözülüp kıçının üstüne, taş avluya yığılıp kaldı.
Daha durun, dedim içimden. Daha yeni başlıyoruz Karacalar. Sizin sahte namusunuzu da, törenizi de başınıza yıkacağım. Emanetimi alıp gideceğim.
Tülin, "nikah" lafını duyduğu an kaşlarını çattı. O kömür gibi gözleri korkuyla, fal taşı gibi açıldı.
İçimden, “Bak hele şu yılana,” dedim. “Hem benim kardeşimi kim bilir ne işvelerle, ne yılanlıklarla harabeye tuzağa çek; hem de sırası gelince bedel ödemekten böyle kaç.”
Bilmiyordu ki... Onu korumak için, can çekişen kardeşime verdiğim o yemin için nikahtan başka çarem yoktu. Ben bu Karaca konağına elimde silah, aklımda intikam ateşiyle dayanmıştım. Kapıyı kırıp içeri girdiğimde Karacalar çoktan bu kızı gözden çıkarmıştı bile. Kendi kanından olanı ahıra kilitleyip Sencerlerin önüne, benim namlumun ucuna atmaya hazırlanıyorlardı. Şimdi ben bu kızı buradan çekip götürmezsem, ona zaten dünyayı dar edeceklerdi. Anasından emdiği sütü burnundan fitil fitil getirecekler diyeceğim de... Anasının sütü zaten bozuktu.
Gözlerim usulca avlunun köşesindeki Zahide’ye kaydı. Yerde kıçının üstünde kalakalmış, suratı kapkara kesilmişti. Benim o iğrenç sırrını, Asım’la yediği o mide bulandıran haltı bütün Urfa’ya bağıracağımı sanıp ecel terleri döküyordu.
Gözlerinin içine bakarken içimden, “Korkma Zahide,” dedim. Ferhat’a söylemiştim, “eğer kız kardeşim Destan’a iyi bakmazsa, saçının tek bir teline zarar gelirse, bu sırrı ifşa eder, Karaca konağını sizin kirli kanınızla yıkarım.”
“Madem kardeşim Destan onunla mutluydu, varsın bu iğrenç sır şimdilik benimle kalsın,” diyerek sustum.
Çok geçmeden Selahattin Ağa’nın adamı, yanına kattığı imamla avlu kapısından içeri girdi. İmam korka korka yanımıza yaklaşırken, eğilip yerde çaresizce oturan kıza doğru koca elimi uzattım.
"Hadi, uzatma," dedim sabırsız, sert bir sesle. "Kalk ayağa. Benim nikahıma girmek dışında başka bir seçeneğin yok."
Sanki bütün bu kanın, davanın baş sorumlusu o değilmiş gibi, sanki yeryüzünün en masum kızıymış gibi başını iki yana salladı.
"Hayır..." diye inledi o suçlu kız. "Asla."
Çenemi sıktım. Kolundan tutup onu zorla ayağa kaldırdım ve yüzümü yüzüne doğru eğdim. Boynundaki leylak kokusu yine genzimi yaktı ama kendimi tutup, dişlerimin arasından sadece onun duyabileceği bir sesle tısladım:
"Sen benim emanetimsin Tülin. Aptal kardeşim can çekişirken seni bana emanet etti. Neden, niçin yaptı bilmiyorum. Benim aklım o kadarını almıyor. Ama o çocuk yataktan gözlerini açıp ayaklanıncaya kadar, senin benden başka çaren yok!"
Gözünden akan bir damla yaş elime düştü. Burnunu çekip titreyen fısıltısıyla sordu:
"Nikah şart mı Çetin Ağa?"
Belli ki o da bu lağım çukuru Karaca konağından kurtulmak, bir dala tutunmak istiyordu. Ama benim boynuma o nikah bağıyla geçmek, bu ecele "kocan" demek istemiyordu.
"Bana bak," dedim, sesimi daha da katılaştırarak. "İyi dinle beni! Bana kalsa, yemin ediyorum seni Karacalara bırakırım. Ne yaparlarsa yapsınlar, ne haliniz varsa görün der, arkama bile bakmadan çeker giderim. Gider o Cihat itinin boğazına yapışır, onu Karaca konağının bahçesine gömerim! Ama kardeşim işte... Seni bana emanet etti. Yıllar önce ben bir hata yaptım Tülin. Kız kardeşim Destan hatam yüzünüzden kurban edildi, bedel gitti. Bir daha aynı hataya düşmek, kardeşimi ezip geçmek istemiyorum. Paşa kendisine geldiğinde seninle ne yapacağına o karar verir... Ha, nikah dediğime de bakma. Seni yanımda sağ tutmanın başka yolu yok!"
Sözlerim yüzüne tokat gibi çarparken o da gerçeği anlasın istiyordum. Tülin'i Karacalardan, Selahattin Ağa'dan çekip alsam bile bu işin bir de Sencer ayağı vardı. Ben bu kızı alıp konağa götürdüğümde anam, abim, babam, bütün Sencer aşireti yakama yapışacak, "Kardeşimizin kanını elinde taşıyan bu katili bize ver!" diyeceklerdi. Ben onu onca insanın içinde başka türlü koruyamazdım ki? Anca, "Bu yılan benim karımdır, benim mülkümdür, helalimdir!" diyerek üzerinde hak iddia edebilirdim. Onu mülküme aldığımı, karım yaptığımı duyarlarsa, Sencerler bile olsa kimse elini süremez, tek bir laf edemezdi.
Bu nikah bir evlilik değildi. Bu nikah, Tülin’i kendi ailemin öfkesinden bile koruyacak olan mecburi bir kalkandı.
Tülin, ona uzattığım koca elimi tutmak yerine avucumu havada bırakıp kendi başına ayağa kalktı.
İçimden, “Bak hele, hem suçlu hem güçlü,” dedim. “Tıpkı anası gibi,” diyecektim ki... içimde anlamsız bir sızı koptu. “Hayır oğlum Çetin,” dedim kendi kendime. “Alma kızın günahını. Bu leylak kokulu katil, o kadar da suçlu olamaz. Zahide gibi bir yosma, öyle bir şeytan şu yeryüzüne daha gelmemiştir.”
Tülin tozlanmış üstünü başını çaresizce silkelerken, bu incecik, üflesen uçacak gibi duran kızın içten içe ne kadar dirençli olduğunu gördüm. Acaba biliyor muydu? Anasının babasını öz amcasıyla boynuzladığını, Karaca konağının lağım kokan kahpeliğini biliyor muydu? Zahide öyle zehirli bir yılandı ki, Asım’la yediği halt, o iğrenç sır ortaya çıkmasın diye kendi öz oğlu Ahmet’i bile bir kalemde gözden çıkarmıştı.
Yetmemiş, Ferhat’ı bile silahlandırıp peşime takmıştı sürtük. O gün değirmende benim gülüm, Destan'ım ikimizin arasına atlamasaydı, ya benim ya da Ferhat'ın leşi çoktan toprağa düşmüştü. Karacaların kanı işte bu kadar bozuktu.
Tülin benden bir iki adım uzaklaştığı an...
BAAM!
O sağır edici silah sesi, avlunun asırlık taşlarında yankılanarak patladı.
Ne olduğunu bile anlamadan bir kaplan gibi atıldım. Tülin’i kollarından yakaladığım gibi sertçe kendime çekip kollarımın arasına hapsettim. Koca, devasa gövdemi hiç düşünmeden o çelimsiz bedene siper ettim.
Tülin kollarımın arasında bir yaprak gibi tir tir titremeye başladı. O benim göğsüme sinmişken... yine o lanet koku genzimi yaktı.
Leylak...
Tıpkı o zifiri karanlıkta kollarıma sığındığı, o yakıcı sıcaklığıyla kudurmuş ruhumu saniyesinde sakinleştirdiği anki gibiydi. O saniye, ölüm tepemizde dolanırken o ağır gerçeği anladım: Ben bu kızı Karacalardan, arkamdaki Sencerlerden, hatta şu koca dünyadan korurdum eyvallah... Ama onu benden kim koruyacaktı?Onu kendimden, kendi içimdeki bu belalı karanlıktan, ona doğru çekilen bu lanet nefsimden nasıl koruyacaktım?
"Şşş... Geçti," dedim gayri ihtiyari. Sesim bir ağaya, bir ecele göre fazla yumuşak, fazla şefkatli çıkmıştı. "Korkma..."
Kendi sesimi duyunca dondum kaldım. Ulan Çetin! Ben buraya bu Karacaları kendi kanlarında boğmaya, kardeşimi ölüme götüren bu yılandan hesap sormaya gelmedim mi? Ne diye sarıp sarmalıyorum lan ben bunu kollarımda?
Bizim Sencerler silah sesiyle anında bellerine davranıp mermileri namluya sürdüğünde, avluyu inleten bir sesle gürledim:
"Durun! Kimse silahını çekmesin! İndirin lan o silahları!"
Silahı her kim sıktıysa tek el ateş etmişti. Avluya ölüm gibi bir sessizlik çöktü. Başımı çevirip arkama baktım; Selahattin Ağa, Halim, korumalarının hepsi can korkusundan yere yatmış, avlu taşlarına sinek gibi yapışmışlardı. Koca meydanda ayakta kalan Tülin'i kollarının arasına alıp, sırtını namlunun patladığı yöne çeviren bendim.
Tülin'le göz göze geldik. İri gözleri dehşetle açılmış, nefes nefese kalmıştı.
"İyi misin?" diye sordum, gözlerimle vücudunda bir yara ararken.
Titreyerek yutkundu, başını salladı. "Hıhı... İyiyim," diye fısıldadı. Sonra durakladı, elleri göğsümdeyken bana endişeyle bakıp, "Ya sen... Sen iyi misin?" dedi.
Tam o an... Kolumun hemen altında, kaburgama doğru süzülen sıcaklığı, ıslaklığı hissettim. Kurşun beni bulmuştu. Dişlerimi öyle bir sıktım ki çenem uyuştu ama yüzümdeki tek bir kası bile oynatmadım. Zerre bozuntuya vermedim.
Eğer şu an Sencer ağasının vurulduğunu, kanımın Karaca toprağına damladığını anlarlarsa arkamdaki deli ordu bu avluyu anında kan gölüne çevirirdi. Taşı taş üstünde bırakmaz, iki aileyi de kökünden kazırlardı. En önemlisi... bu kurşun yağmurunun, bu kıyametin altında kollarımda titreyen Tülin'i koruyamazdım.